İçindekiler
Önsöz
Giriş: Marx'ın Kapital'inin Yazılış Süreci
2) 2-3. Bölümler: Para
3) 4-8. Bölümler: Artı-değer
4) 9-11. Bölümler: Sömürü
5) 12-14. Bölümler: Üretkenlik, İşbirliği ve İşbölümü
6) 15. Bölüm: Makine
7) 16-22. Bölümler: Ücret
8) 23-25. Bölümler: Birikim
9) 26-33. Bölümler: Kapitalizmin Kökenleri
Ek 1: Kapitalizmin Organik Krizi
Ek 2: 'Eksik Tüketim' ve Marksist Kriz Teorisi
Ek 3: Kâr Oranının Düşme Eğilimi
Terimler Sözlüğü
Giriş: Zamanımızda Marksizm [1]
Bu kitap, Marx’ın ekonomik öğretisinin temellerini Marx’ın
kendi sözleriyle özlü bir biçimde ortaya koymaktadır. Her şeyden önce, halen
hiç kimse emek değer teorisini Marx’tan daha iyi açıklayamamıştır. Kapital’in
birinci cildinin –Marx’ın tüm ekonomik sisteminin temeli– özeti bay Otto Rühle [2] tarafından, büyük bir dikkatle ve derin
bir görev bilinciyle yapılmış. İlk elenmesi gerekenler, zamanı geçmiş örnekler
ve göstergelerdi; daha sonra, bugün sadece tarihi bir ilginin konusu olabilecek
yazılardan alıntılar, unutulmuş yazarlarla polemikler ve son olarak da, verili
dönemi anlamaktaki önemi her ne olursa olsun, tarihi olmaktan ziyade teorik
hedefler güden özlü bir açıklamada yeri olmayan sayısız belge –Parlamento
Yasaları, fabrika müfettişlerinin raporları vb.– geliyordu. Aynı zamanda bay
Rühle, özetin bütünlüğünü olduğu kadar bilimsel analizin gelişimindeki
sürekliliği de korumak için herşeyi yaptı. Mantıksal çıkarımlar ve diyalektik
düşünce geçişleri, inanıyoruz ki hiçbir noktada ihlâl edilmemiş. Bu özet,
dikkatle ve ciddi olarak ele alınmayı hak ediyor. Bay Rühle okuyucuya yardımcı
olabilmek için metne kısa kenar başlıkları eklemiş.
Marx’ın özellikle ilk ve en zor bölümdeki bazı muhakemeleri,
yeni başlayan okura çok fazla daldan dala atlayan, kılı kırk yaran veya
“metafizik” muhakemelermiş gibi gelebilir. İşin gerçeği, bu izlenim, son derece
alışılmış olgulara bilimsel olarak yaklaşma alışkanlığının olmayışından
kaynaklanmaktadır. Meta, gündelik varoluşumuzun öylesine her yanına sinmiş,
geleneksel ve alışılmış bir parçası haline gelmiştir ki, ayakta uyuyan bizler,
insanın, herhangi bir dünyevi kullanımı olmayan minnacık altın veya gümüş
sikkeler karşılığında, yaşamını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu önemli
nesnelerden neden vazgeçtiği üzerine kafa patlatmayı denemeyiz bile. Mesele
sadece metayla da sınırlı değil. Pazar ekonomisinin kategorilerinin (temel
kavramlarının) hepsi, sanki besbelliymiş gibi, sanki insan ilişkilerinin doğal
temelleriymiş gibi irdelenmeksizin kabul edilmiş görünürler. Ancak, insan
emeği, hammadde, aletler, makineler, işbölümü, bitmiş ürünleri emek süreci
katılımcıları arasında dağıtma zorunluluğu, vs. ekonomik sürecin gerçekleri
iken, “meta”, “para”, “ücret”, “sermaye”, “kâr”, “vergi” ve benzeri böylesi
kategoriler, insanların anlamadıkları ve kontrollerinde de olmayan ekonomik bir
sürecin çeşitli yönlerinin kafalardaki yarı-mistik yansımalarıdırlar. Onları
deşifre etmek için mükemmel bir bilimsel analiz zorunludur.
Birleşik Devletler’de, bir milyona sahip birinin bir milyon değerinde görüldüğü bu ülkede, pazar kavramları herhangi bir başka yerde olduğundan çok daha derinlere işlemiştir. Çok yakın tarihe kadar Amerikalılar ekonomik ilişkilerin doğasını anlamaya pek az çaba göstermişlerdi. En güçlü ekonomik sistemin toprağında ekonomik teori son derece kısır kalmayı sürdürdü. Ancak Amerikan ekonomisinin derinleşen mevcut krizi, kamuoyunu birden bire kapitalist toplumun temel sorunlarıyla yüz yüze getirdi. Herhangi bir olayda, ekonomik gelişimin hazırlop ideolojik yansımalarını eleştirmeksizin kabul etme alışkanlığını yenemeyen ve Marx’ın ayak izlerinden giderek, metanın esas doğasını kapitalist organizmanın temel hücresi olarak çözümleyemeyen herkes, çağımızın en önemli ve en şiddetli belirtilerini bilimsel olarak kavramaktan aciz olduğunu daima kanıtlayacaktır.
Marx’ın Yöntemi
Doğadaki nesnel tekerrürlerin kavranışı olarak bilimi inşa
eden insanoğlu, kendisi için, doğaüstü güçlerle farazi ilişkiler (din) veya
zaman dışı ahlâki hükümler (idealizm) biçiminde özel ayrıcalıklar yaratarak,
inatla ve ısrarla kendisini bilimden dışlamaya çabaladı. Marx, insanoğluna,
maddi doğanın evrim süreci içerisinde doğal bir halka; insan toplumuna,
üretimin ve dağıtımın örgütü; kapitalizme de, insan toplumunun gelişiminde bir
aşama gözüyle bakarak, onu bu iğrenç ayrıcalıklardan kesinkes ve sonsuza kadar
mahrum etti.
Ekonominin “ebedi yasalarını” keşfetmek, Marx’ın amacı
değildi. Böylesi yasaların varlığını reddetti. İnsan toplumunun gelişim tarihi,
her biri kendi yasalarına uygun olarak işleyen çeşitli ekonomik sistemlerin
birbirini izlemesinin tarihidir. Bir sistemden diğerine geçiş daima üretici
güçlerin –yani tekniğin ve emeğin örgütlenmesinin– gelişimi tarafından tayin
edilir. Belli bir noktaya kadar, toplumsal değişimler nicel karakterdedirler ve
toplumun temellerini –yani hüküm süren mülkiyet biçimlerini– değiştirmezler.
Ancak, ne zaman ki, olgunlaşan üretici güçlerin artık eski mülkiyet biçimlerine
sığmadığı bir noktaya ulaşılır; ardından, toplumsal düzende sarsıntıların eşlik
ettiği radikal bir değişim gelir. Kölelik ilkel komünün yerini aldı veya onu
tamamladı; serflik kendi feodal üstyapısıyla birlikte köleliğin yerini aldı;
şehirlerin ticari gelişimi, Avrupa’ya on altıncı yüzyılda –takiben birçok
aşamadan geçen– kapitalist düzeni getirdi. Marx Kapital’inde genel
olarak ekonomiyi değil, kendi özgül yasalarına sahip olan kapitalist ekonomiyi
irdeler. Diğer ekonomik sistemlere, kapitalizmin özelliklerini aydınlatmak için
sadece geçerken değinir.
İlkel köylü ailesinin kendine yeterli ekonomisi, bir
“politik ekonomi”ye ihtiyaç duymaz, çünkü bir yandan doğa güçlerinin, diğer
yandan geleneklerin egemenliği altındadır. Yunanlıların ve Romalıların köle
emeğine dayanan kendi içine kapalı doğal ekonomileri, köle sahiplerinin,
“plan”ı doğrudan doğa ve alışkanlıklar tarafından belirlenen iradesi tarafından
yönetiliyordu. Aynı şey Ortaçağ devletiyle onun köylü serfleri için de
söylenebilir. Tüm bu örneklerde ekonomik ilişkiler ilkel kabalıkları içinde açık
ve şeffaftırlar. Ancak çağdaş toplumun durumu tümüyle farklıdır. O, tüm eski
kendi içine kapalı bağlantıları ve miras kalan emek biçimlerini yıktı. Yeni
ekonomik ilişkiler şehirleri ve köyleri, eyaletleri ve ulusları birbirine
bağladı. İşbölümü, gelenek ve alışkanlıkları paramparça ederek tüm gezegeni
sardı, bu ilişkiler kendilerini belirli bir plana göre oluşturmadı, tersine
insan bilinci ve önsezisinden ayrı olarak oluştu ve sanki insanın çok
gerisindeymiş gibi göründü. İnsanların, grupların, sınıfların, ulusların,
işbölümünden doğan karşılıklı bağımlılığı hiç kimse tarafından yönetilmedi veya
idare edilmedi. İnsanlar, kim olduklarını bilmeksizin, onların ihtiyaçları
hakkında bilgi edinmeksizin diğerleri için çalışırlar. Ve bunu genel olarak, ilişkilerinin
nasıl olsa kendilerini bir düzene sokacağı umudu ve hatta güveniyle yaparlar ya
da daha ziyade yapma alışkanlığındadırlar.
Kapitalist toplumun tekerrürlerinin nedenlerini, bu toplumun
üyelerinin öznel bilincinde –niyet veya planlarında– aramak düpedüz
imkânsızdır. Kapitalizmin nesnel tekerrürleri, bilim onun hakkında ciddi olarak
düşünmeye başlamadan önce formüle edilmişti. Bugüne kadar da insanların büyük
çoğunluğu kapitalist ekonomiye hükmeden yasalar hakkında hiçbir şey
bilmiyorlardı. Marx’ın yönteminin tüm gücü, ekonomik olgulara, belirli
insanların öznellikleri açısından değil, tam da deneyci bir doğa bilimcisinin
bir arı kovanına ya da karınca yuvasına yaklaştığı gibi, bir bütün olarak
toplumun nesnelliği açısından yaklaşmasındadır.
Ekonomi bilimi için belirleyici önemi olan şey, insanların
neyi nasıl yaptığıdır, kendilerinin kendi eylemleri hakkında ne düşündükleri
değil. Toplumun kökeninde yatan din ve ahlâk değil, emek ve doğadır. Marx’ın
yöntemi materyalisttir, çünkü varlıktan bilince ilerler, başka bir yoldan
değil. Marx’ın yöntemi diyalektiktir, çünkü doğaya ve topluma, evrimleri içinde
ve evrimin kendisine de, karşıt güçlerin süre giden mücadelesi olarak bakar.
Marksizm ve Resmi Bilim
Marx’ın öncelleri vardı. Klasik politik ekonomi –Adam Smith,
David Ricardo– en verimli dönemine, kapitalizm eskimeden, henüz yarınlarından
korku duymaya başlamadan önce ulaştı. Marx, her iki büyük klasikçiye de çok
derin minnettarlığının eksiksiz bir saygısını gösterdi. Yine de, klasik
ekonominin temel hatası, kapitalizmi, toplumun gelişiminde yalnızca tarihsel
bir aşama olarak değil, insanlığın her zamanki normal yaşayış biçimi olarak
görmesiydi. Marx, bu politik ekonominin eleştirisiyle işe başladı, onun hatalarının
yanı sıra kapitalizmin çelişkilerini de sergiledi ve çöküşünün kaçınılmazlığını
gösterdi. Rosa Luxemburg’un tam da yerinde gözlemlediği gibi, Marx’ın ekonomik
öğretisi klasik ekonominin çocuğudur, doğumu annesinin yaşamına malolan bir
çocuk.
Bilim, dış etkilere kapalı bir okul çalışmasında değil,
kanlı-canlı toplumda amacına ulaşır. Toplumu parçalara ayıran çıkar ve
tutkular, bilimin –özelikle politik ekonominin, zenginlik ve yoksulluğun
biliminin– gelişimi üzerinde de etkilerini gösterir. İşçilerin kapitalistlere
karşı mücadelesi, burjuvazinin teorisyenlerini, sömürü sisteminin bilimsel
analizine sırtlarını dönmeye ve kendilerini ekonomik olguların salt
tanımlanmasıyla, ekonomik geçmişin incelenmesiyle oyalamaya, ve çok daha
kötüsü, kapitalist rejimi temize çıkarma amacında olduklarından olguları
büsbütün çarpıtmaya zorladı. Bugünlerde resmi eğitim kurumlarında okutulmakta
olan ve burjuva basında da vaaz edilen ekonomik doktrin, önemli olgusal
materyallerin kıtlığını çekmemektedir, ama yine de bir bütün olarak ekonomik
süreci kavramakta ve onun yasalarını ve perspektiflerini keşfetmekte düpedüz
yetersizdir, üstelik bunu yapmaya niyeti de yoktur. Resmi politik ekonomi
ölmüştür. Kapitalist toplumun gerçek bilgisi ancak Marx’ın Kapital’i
aracılığıyla elde edilebilir.
Emek Değer Yasası
Çağdaş toplumda insanın temel ilişkisi mübadeledir. Mübadele
sürecine giren her emek ürünü meta haline gelir. Marx, incelemesine meta ile
başladı ve kapitalizmin bu temel hücresinden, insan iradesinden bağımsız bir
şekilde kendisini nesnel olarak mübadele temelinde biçimlendiren toplumsal
ilişkileri çıkarttı. Temel bilmecenin –herkesin kendisini düşündüğü ve kimsenin
kimseyi düşünmediği kapitalist toplumda, yaşam için vazgeçilmez olan ekonominin
çeşitli dallarının nispi oranlarının nasıl oluştuğu– çözülmesi, sadece bu yolun
takip edilmesiyle mümkün olabilir.
İşçi emek gücünü satar, çiftçi ürettiğini pazara götürür,
tefeci banker borç verir, dükkâncılar bir mal türünü satar, sanayici bir
fabrika kurar, spekülatör bono ve senet alıp satar; her birinin ücret veya kâr
hakkında kendi tasarımları, kendi özel planları, kendi kaygıları vardır.
Bununla birlikte, bu bireysel uğraşılar ve eylemler kaosundan belli bir
ekonomik bütün doğar. Doğrudur, bu bütün uyumlu değil çelişkilidir, ama yine de
topluma sırf varolma olanağını değil, aynı zamanda gelişme olanağını da sunar.
Bu, her şeyden önce, kaosun pek de kaos olmadığı, eğer bilinçli olarak değilse
bile bir şekilde otomatik olarak düzenlendiği anlamına gelir. Ekonominin pek
çok yönünü göreli bir denge durumuna getiren mekanizmayı anlamak, kapitalizmin
nesnel yasalarının keşfedilmesi demektir.
Açıkçası, kapitalist ekonominin çeşitli alanlarına
–ücretler, fiyat, toprak, rant, kâr, faiz, kredi, borsa– hükmeden yasalar,
sayısız ve karmaşıktır. Ancak son tahlilde, Marx’ın bulduğu ve sonuna kadar
dikkatle incelediği tek bir yasaya indirgenirler; gerçekte kapitalist
ekonominin temel düzenleyicisi olan emek-değer yasasına. Bu yasanın anlamı
basittir. Toplumun elinin altında belirli bir canlı emek gücü rezervi vardır.
Bu güç, doğaya uygulandığında insan ihtiyaçlarının giderilmesi için gerekli
ürünleri üretir. Bağımsız üreticiler arasındaki işbölümünün sonucu olarak,
ürünler meta halini alır. Metalar bir diğer metayla, belirli bir oran
karşılığında, başlangıçta dolaysız olarak ve en sonunda da altın veya gümüş
aracılığıyla mübadele edilirler. Belirli bir ilişki içerisinde onları bir
diğerine eşit kılan, metaların temel özelliği, onlara harcanan insan emeğidir;
soyut emek, genel olarak emek. İşte bu insan emeği, değerin ölçüsü ve
temelidir. Milyonlarca dağınık üretici arasındaki işbölümü toplumun dağılmasına
yol açmaz, çünkü metalar onlara harcanan toplumsal olarak gerekli emek zamanına
göre mübadele edilirler. Mübadele sahası olarak pazar, metaları kabul veya
reddederek, onların kendi içlerinde toplumsal olarak gerekli emeği içerip
içermediklerine karar verir, böylece toplum için gerekli çok çeşitli metaların
oranlarını ve sonuç olarak da emek gücünün çeşitli işkollarına göre dağılımını
belirler.
Pazarın gerçek işleyişi, burada sadece birkaç satırla ortaya
konulandan karşılaştırılmaz ölçüde daha karmaşıktır. Bu nedenle, emek değeri
etrafında salınan fiyatlar önemli ölçüde değerlerinin altında ve üstünde
dalgalanırlar. Bu dalgalanmaların nedenleri Marx tarafından, “bir bütün olarak
değerlendirilen kapitalist üretim süreci”ni tasvir eden Kapital’in
üçüncü cildinde tam olarak açıklanmıştır.
Bununla birlikte, tekil durumlarda metaların fiyatları ile
değerleri arasındaki farklılık ne kadar büyük olursa olsun, tüm fiyatların
toplamı tüm değerlerin toplamına eşittir, çünkü son tahlilde sadece insan emeği
tarafından yaratılmış olan değerler toplumun hizmetindedir ve fiyatlar,
tröstlerin tekel fiyatları da dahil, bu sınırlamayı kıramazlar; emeğin yeni bir
değer yaratmadığı yerde, Rockefeller bile hiçbir şey elde edemez.
Eşitsizlik ve Sömürü
Peki metalar diğer metalarla içerdikleri emek miktarına göre
mübadele ediliyorlarsa, eşitlikten eşitsizlik nasıl doğuyor? Marx bu bilmeceyi,
tüm diğer metaların kökeninde yatan metalardan birinin, yani emek gücünün özgün
doğasını sergileyerek çözdü. Üretim araçlarının sahibi, kapitalist, emek gücünü
satın alır. Tüm diğer metalar gibi, ona da içerdiği emek miktarına göre, yani
işçinin yeniden üretimi ve yaşamını devam ettirmesi için gerekli geçim araçları
kadar değer biçilir. Ancak bu metanın –emek gücünün– tüketimi çalışmaktan, yani
yeni değerler yaratmaktan ibarettir. Bu yeni değerlerin miktarı işçinin
kendisinin aldığından ve kendisine bakmak için harcadığından daha fazladır.
Kapitalist emek gücünü onu sömürmek için alır. Eşitsizliğin kaynağı olan şey de
bu sömürüdür.
Marx, ürünün, bizzat işçinin varlığını korumaya giden
kısmını, gerekli-ürün olarak adlandırdı; işçinin bunun üzerinde ürettiği kısım
ise artı-üründür. Artı-ürün köle tarafından üretilmek zorundaydı, aksi halde
köle sahibi hiçbir köleyi elinde tutmazdı. Artı-ürün serf tarafından üretilmek
zorundaydı, aksi halde serfliğin arazi sahibi efendiler için hiçbir yararı
olmazdı. Artı-ürün, aynı şekilde, çok daha büyük ölçüde, ücretli işçi
tarafından üretilmektedir, aksi taktirde kapitalist, emek gücünü satın alma gereksinimi
duymazdı. Sınıf mücadelesi artı-ürün için verilen mücadeleden başka bir şey
değildir. Artı-ürüne sahip olan durumun hakimidir; zenginliğe sahiptir, devlete
sahiptir, kilisenin, mahkemenin, bilimin ve sanatın anahtarını elinde tutar.
Rekabet ve Tekel
İşçileri sömüren kapitalistlerin kendi aralarındaki
ilişkiler, uzun zamandır kapitalist gelişimin ana zembereği işlevini gören
rekabet tarafından belirlenir. Büyük teşebbüsler, küçükler üzerinde teknik,
mali, örgütsel, ekonomik ve en sonu –ancak en önemsizi değil– politik
avantajların keyfini sürerler. Sermaye büyüdükçe, daha büyük sayılardaki
işçileri sömürme imkânına kavuşarak, kaçınılmaz olarak yarışmadan muzaffer
olarak çıkar. Sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme sürecinin değişmez
temelidir bu.
Rekabet, tekniğin ilerici gelişimini teşvik ederken, sadece
orta katmanları değil, aynı zamanda kendisini de tedricen tüketir. Küçük ve
orta kapitalistlerin cesetleri ve yarı-cesetleri üzerinde, her zamankinden daha
güçlü, hep daha azalan sayıda kapitalist lordlar yükselir. Böylece, “dürüst”,
“demokratik”, “ilerici” rekabet, “zararlı”, “asalak”, “gerici” tekeli
kaçınılmaz olarak büyütür. Tekel, egemenliğini geçen yüzyılın seksenli
yıllarında dayatmaya başladı ve kesin şeklini bu yüzyıla geçerken aldı. Şimdiyse
tekelin zaferi burjuva toplumun en resmi temsilcileri tarafından açıkça
onaylanmaktadır. Birleşik Devletler’in ilk Başsavcısı bay Homer S. Cummings,
rekabetin engelleyici bir etki olarak derece derece kaybolduğundan ve pek çok
alanda sadece “bir zamanlar varolan koşulların hayal meyal bir hatırlatıcısı”
olarak varolduğundan şikayet ediyor. Ama Marx, teşhisi esnasında, tekeli ilkin
kapitalizmin tabiatında varolan eğilimlerden türettiğinde, burjuva dünyası
henüz rekabete doğanın ebedi bir yasası olarak bakıyordu.
Rekabetin tekel tarafından bertaraf edilmesi, kapitalist
toplumun dağılmasının başlangıcına işaret eder. Rekabet kapitalizmin yaratıcı
zembereği ve kapitalistin de tarihsel aklanışıdır. Rekabetin bertaraf edilmesi
de aynı şekilde, borsacıların toplumsal parazitlere dönüşümüne işaret eder.
Rekabet, belirli özgürlüklere, liberal bir atmosfere, demokratik bir rejime,
bir ticari kozmopolitlik rejimine sahip olmak zorundaydı. Tekel ise mümkün
olduğu kadar otoriter bir hükümete, gümrük duvarlarına, “kendine ait” hammadde
kaynaklarına ve pazar alanlarına (sömürgeler) ihtiyaç duyar. Tekelci sermayenin
dağılmasındaki son söz faşizmdir.
Zenginliğin Yoğunlaşması ve Sınıf Çelişkilerinin Büyümesi
Kapitalistler ve onların savunucuları, zenginliğin
yoğunlaşmasının gerçek boyutlarını vergi memurlarının gözlerinden olduğu kadar
halkın gözlerinden de her yolla saklamayı deniyorlar. Her şey meydanda olmasına
rağmen, burjuva basın hâlâ kapitalist yatırımın “demokratik” dağılımı hayalini
sürdürmeye çalışıyor. New York Times, Marksistleri yalanlayarak üç ilâ
beş milyon arasında ayrı işveren olduğuna işaret ediyor. Doğru, anonim
ortaklıklar, üç ilâ beş milyon ayrı işverenden daha büyük sermaye
yoğunlaşmasını temsil ediyor, yine de Birleşik Devletler’de “yarım milyon tüzel
kişilik” vardır. Yığınsal toplamlarla ve ortalama sayılarla bu çeşit bir
oyalanmaya, olguları oldukları gibi ifşa etmek için değil, onların üstünü
örtmek için başvurulmaktadır.
Savaşın başlangıcından 1923’e kadar, Birleşik Devletler’kadıki
fabrika ve işletmelerin endeks göstergesi 100’den 98,7’ye düşerken sanayi
üretiminin ağırlığı 100’den 156,3’e yükselmiş. Herkesin zenginleşir göründüğü
sansasyonel refah dönemi (1923-1929) sırasında bile, üretim 100’den 113’e
yükselirken, kuruluşların sayısı 100’den 93,8’e düştü. Ticari kuruluşların
hantal maddi gövdelerini birleştirerek yoğunlaşması, ruhlarının, yani
mülkiyetin yoğunlaşmasının henüz çok gerisindedir. 1929’da Birleşik Devletler
gerçekten de, New York Times’ın doğru gözlemlediği gibi 300.000’den
fazla tüzel kişiliğe sahipti. Ancak eklemek gerekir ki, bunların 200 tanesi,
yani tüm sayının yüzde 0,07’si tüm tüzel kişiliklerin mal varlığının doğrudan
doğruya yüzde 49,2’sini kontrol ediyordu, dört yıl sonra bu oran çoktan yüzde
56’ya yükselmişti ve Roosevelt’in yönetimi boyunca daha da yükseldiği şüphe
götürmez. Önde gelen bu 200 tüzel kişilik içinde gerçek egemenlik küçük bir
azınlığa aittir. 1937 Şubatında bir Senato komitesi, geçen yirmi yıl boyunca en
büyük tüzel kişiliklerin on iki tanesinin kararlarının, Amerikan endüstrisinin
büyük bir kesimi için direktif anlamına geldiğini ortaya çıkardı. Bu tüzel
kişiliklerin yönetim kurullarının başkanlarının sayısı, cumhuriyet hükümetinin
yürütme kolu olan Birleşik Devletler Başkanının kabinesinin üye sayısı ile
aynıdır. Ancak yönetim kurullarının bu başkanları, kabine üyelerinden
karşılaştırılamaz ölçüde daha güçlüdür.
Aynı süreçler banka ve sigorta sistemlerinde de
gözlemlenebilir. Birleşik Devletler’deki sigorta şirketlerinden en büyük beşi,
yalnızca diğer şirketleri değil, pek çok bankayı da yuttu. Bankaların toplam
sayısı, en çok sözde “birleşmeler” biçiminde, işin aslında ise yutularak
azaltıldı. Cirolar büyük bir hızla artıyor. Bankaların üzerinde süper-bankalar
oligarşisi yükseliyor. Banka sermayesi, sanayi sermayesiyle, mali süper-sermaye
içinde kaynaşıyor. Sanayi ve bankaların yoğunlaşmasının yüzyılın son çeyreğindeki
hızla ilerleyeceği bile kabul edilse –işin gerçeği, yoğunlaşma temposu
yükseliştedir– hemen önümüzdeki çeyrek yüzyıl sürecinde, tekeller, geriye dulun
kefen parasından başka pek bir şey bırakmayarak tüm ülke ekonomisini kendi
ellerinde toplayacaklardır.
Burada Birleşik Devletler’in istatistiklerine
başvurulmasının nedeni, sadece daha kesin ve daha çarpıcı oldukları içindir.
Aslında yoğunlaşma süreci uluslararası niteliktedir. Kapitalizmin çeşitli
aşamaları boyunca, konjonktürel döngü evrelerinden, her tür politik rejimden,
barış dönemlerinden olduğu kadar silahlı çatışma dönemlerinden de geçerek, tüm
büyük servetlerin giderek daha az sayıda elde yoğunlaşması süreci devam etti ve
bitmeksizin sürecek de. Büyük Savaş yılları sırasında, uluslar kan içinde can çekişirken,
burjuvazinin tüm politik aygıtı ulusal borçların ağırlığı altında ezilmiş
yatarken, hazine sistemleri orta sınıfları da peşinden sürükleyerek uçuruma
yuvarlanmışken, tekeller bu kan ve pisliğin içinden eşi görülmemiş kârlar elde
ediyorlardı. Birleşik Devletler’in en güçlü şirketleri mal varlıklarını savaş
yılları sırasında ikiye, üçe, dörde ve hatta daha da fazlasına katladılar ve
kâr hisselerini yüzde 300, 400, 900 ve daha fazla arttırdılar.
1840’ta, Komünist Parti Manifestosu’nun Marx ve
Engels tarafından yayınlanmasından sekiz yıl önce, ünlü Fransız yazarı Alexis
de Tocqueville, kitabında Amerika’daki demokrasi üzerine şöyle yazıyordu:
“Büyük zenginlik kaybolma eğiliminde, küçük servetlerin sayısı artıyor”. Bu
düşünce sayısız kez tekrarlandı, ilk başlarda referans Birleşik Devletler’di,
sonraları buna diğer genç demokrasiler, Avustralya ve Yeni Zelanda da katıldı.
Şüphesiz, de Tocqueville’in düşüncesi kendi zamanında da zaten yanlıştı. Buna
rağmen, zenginliğin gerçek yoğunlaşması, ancak de Tocqueville’in hemen
arifesinde öldüğü Amerikan İç Savaşının sonrasında başladı. Yaşadığımız
yüzyılın başında, Amerikan nüfusunun yüzde ikisi tüm ülke zenginliğinin
yarısından fazlasına sahipti; 1929’da ise aynı yüzde iki ulusal zenginliğin
beşte üçüne sahipti. Aynı zamanda 36.000 zengin aile, 11.000.000 orta halli ve
fakir aileden daha büyük gelire sahipti. 1929-1933 krizi sırasında tekelci
kuruluşların hayır kurumlarına yalvarmaya ihtiyacı yoktu, tam tersine onlar
ulusal ekonominin genel düşüşünün üzerinde, hiçbir zaman olmadığı kadar
yükseklere çıktılar. Sanayinin ağır aksak canlanışı sırasında, tekeller, New
Deal pastasının üstündeki kremanın yine oldukça yüklü kısmını sıyırdılar.
İşsizlerin sayısı en iyi durumda 20.000.000’dan 10.000.000’a düştü; aynı
zamanda kapitalist toplumun üst kabuğu –6000 yetişkinden fazla değildir–
inanılmaz kârlar elde etti; Avukat General Robert H. Jackson’ın, Anti-Tröst
Genel Yardımcı Vekili olarak görevde kaldığı süre boyunca rakamlarla
kanıtladığı şey tam da budur.
Bilgiç insaflılığından dolayı daha ziyade tutucu bir
ekonomist olan Ferdinand Lunberg, bir hayli karışıklık yaratan kitabında şöyle
yazıyor: “Birleşik Devletler bugün, nispeten daha az mal varlığına sahip
doksandan az aile tarafından desteklenen, en zengin altmış ailenin
hiyerarşisinin sahipliği ve egemenliği altındadır”. Belki buna bir üçüncü
olarak, yıllık geliri yüz bin doların üzerinde olan bir diğer üç yüz elli aile
eklenebilir. Burada asıl egemen konum, yalnızca pazara değil, ancak hükümetin
tüm kademelerine de hakim olan altmış ailelik ilk gruba aittir. Onlar gerçek
hükümettir, “dolar demokrasisinde paranın hükümeti.”
Böylece “tekelci kapitalizm” soyut kavramı bizim açımızdan
ete kemiğe bürünmüş oluyor. Bunun anlamı, seçkin bir kapitalist oligarşiye
ortak çıkar ve akrabalık bağlarıyla bağlı bir avuç ailenin, büyük bir ulusun
ekonomik ve politik kaderini elinden aldığıdır. Teslim edilmelidir ki, Marksist
yoğunlaşma yasası mükemmel bir şekilde işlemiştir!
Marx’ın Öğretisinin Modası Geçti mi?
Rekabet, zenginliğin yoğunlaşması ve tekel sorunları, doğal
olarak, günümüzde Marx’ın ekonomi teorisinin –örneğin, Adam Smith’in teorisi
gibi– sadece tarihsel bir merak konusu mu olduğu, yoksa güncel önemini taşımaya
devam mı ettiği sorusunu gündeme getiriyor. Bu soruya verilecek cevabın ölçütü
basittir: Eğer teori gelişimin rotasını doğru bir biçimde kestirebiliyor ve
geleceği öngörebiliyorsa, isterse binlerce yıl yaşında olsun, zamanımızın en
ileri teorisi olarak kalır.
Kariyerinin başlangıcında bir Marksist olan, ancak
sonrasında Marx’ın öğretisinin en devrimci yanlarını, özellikle de burjuvazi
açısından en yenmez yutulmaz olanları revize eden ünlü Alman iktisatçı Werner
Sombart, kariyerinin sonlarında, 1928’de, Marx’ın Kapital’ine, birçok
dile çevrilen ve burjuvazinin ekonomik savunusunun belki de günümüzdeki en
bilinen dışavurumu olan kendi Kapitalizm’i ile karşılık verdi. Kapital’in
yazarının inançlarına duyduğu platonik minnettarlık borcunu ödedikten sonra
Sombart şöyle yazıyor: “Karl Marx’ın kehanetleri şunlardır: İlkin, ücretli
emekçilerin artan sefaleti; ikincisi, zanaatkâr ve köylü sınıfının yok oluşuyla
birlikte genel ‘yoğunlaşma’; üçüncüsü, kapitalizmin felâketvari çöküşü. Buna
benzer hiçbir şey gerçekleşmedi.” Bu yanlış teşhisin karşısına Sombart kendi
“kesin bilimsel” teşhisini koyuyor. Ona göre, “Kapitalizm, kendisini –çoktan
dönüştürmeye başladığı yönde– içsel olarak dönüştürmeye devam edecek, doruk
noktasında, yaşlandıkça, giderek daha sakin, daha ağır başlı, daha makul hale
gelecektir.” En azından temel çizgi itibariyle, şu ikisinden hangisinin haklı
olduğunu saptamaya çalışalım; felâket teşhisi ile Marx mı, yoksa tüm burjuva
ekonomisi adına işlerin “sakin, ağırbaşlı, makul” halledileceğini vaat eden
Sombart mı? Okuyucu, sorunun dikkate değer olduğuna katılacaktır.
Artan Sefalet Teorisi
Marx, Sombart’tan altmış yıl önce, “bir kutupta zenginliğin
birikimi” diyordu, “böylece, aynı zamanda, zıt kutupta, yani sermaye
biçimindeki ürünü üreten sınıfın tarafında, sefaletin, çalışma ıstırabının,
köleliğin, cehaletin, yabaniliğin, zihinsel gerilemenin birikimidir”. Marx’ın
bu tezi, “artan sefalet teorisi” adı altında, özellikle 1896-1914 döneminde
kapitalizmin hızla geliştiği ve işçilere, özellikle de onların üst tabakalarına
belirli tavizler verdiği sırada aralıksız saldırılara konu olmuştu. Dünya
Savaşından sonra, kendi cinayetlerinden ve Ekim Devriminden korkan burjuvazi,
enflasyon ve işsizlik tarafından aynı anda bir paçavraya dönüştürülen toplumsal
reformlar ilân etme yolunu tuttuğu zaman, kapitalist toplumun ilerici dönüşümü
teorisi reformculara ve burjuva profesörlerine tamamen güvencelenmiş göründü.
1928’de Sombart bizi temin ediyordu ki, “ücretli emeğin satın alma gücü,
kapitalist üretimin genişlemesi ile doğru orantılı olarak artmıştır.”
İşin aslı, emekçilerin belli bir tabakasının yaşam
standartlarında bazen oldukça geniş ölçülere varan yükselişin, proletaryanın
ulusal gelirden aldığı payın düşüşünü dikkatsiz gözlerden sakladığı kapitalist
gelişimin en müreffeh dönemleri boyunca, proletarya ile burjuvazi arasındaki
ekonomik çelişki ağırlaşmıştır. Bu nedenle, tam da durgunluğa sürüklenmesinden
hemen önce Birleşik Devletler’in sanayi üretimi, 1920 ve 1930 yılları arasında
yüzde 50 artarken ücretlere ödenen toplam sadece yüzde 30 artıyordu. Bu,
Sombart’ın vaatlerine rağmen ulusal gelirde emeğin payının muazzam ölçüde
düştüğü anlamına gelir. 1930’da işsizlikte hayra alamet olmayan bir artış baş
gösterdi ve 1933’te, ücretler biçiminde kaybetmiş olduklarının ancak yarısından
biraz fazlasını yardım biçiminde alan işsizlere, hemen hemen sistematik bir
yardım yapılmaya başlandı. Tüm sınıfların kesintisiz “ilerlemesi” hayalinin
zerresi bile kalmadı. Kitlelerin yaşam standartlarının göreli düşüşünün yerini
mutlak düşüş aldı, önce yarım yamalak eğlencelerinden başlayan işçiler, sonra
giyeceklerinde ve sonra da yiyeceklerinde kesintiye gittiler. Orta kalitedeki
ürün ve eşyaların yerini kalitesiz olanlar ve kalitesizlerin de yerini en
kötüleri aldı. Sendikalar, hızla aşağı inen bir yürüyen merdivene sımsıkı
yapışmış bir adama benzemeye başladılar.
Dünya nüfusunun yüzde altısına sahip Birleşik Devletler,
dünya zenginliğinin yüzde kırkını elinde tutar. Halen, nüfusun üçte biri,
Roosevelt’in kendisinin de kabul ettiği gibi, yeterince beslenememekte,
giyinememekte ve insanlık dışı koşullarda yaşamaktadır. Öyleyse çok daha az
ayrıcalıklı ülkelere ne demeli? Son savaştan beri kapitalist dünya tarihi,
söylenegeldiği haliyle “artan sefalet teorisini” çürütülemeyecek şekilde
doğrulamıştır. Toplumun sosyal kutuplaşmasındaki artış bugün yalnızca bütün
ehil istatistikçiler tarafından değil, aritmetiğin basit kurallarını hatırlayan
her devlet adamı tarafından da itiraf ediliyor.
Kapitalizmin yozlaşması, proletaryanın yaşam standardındaki
bir yükselişe dair hayalleri sürdürme olanağını tamamen yok ettiği zaman,
emperyalist kapitalizmin doğasında varolan gerilemenin ve gericiliğin sadece en
son sınırına indirgenmiş hali olan faşist rejim kaçınılmaz hale gelir. Faşist
diktatörlük, daha zengin emperyalist demokrasilerin halen gizlemeye
çalıştıkları yoksullaşma eğiliminin açık itirafıdır. Mussolini ve Hitler’in
Marksizme böylesine kesin bir nefretle zulmetmesi, tam da onların rejiminin
Marksist kehanetin en dehşet verici kanıtı olmasındandır. Göring, cellât
edasıyla ve kendine özgü bir soytarılıkla, silahların tereyağından daha önemli
olduğunu açıkladığında veya Cagliostro-Casanova-Mussolini İtalyan işçilerine
kara gömleklerinin üzerindeki kemerlerini daha da sıkmayı öğrenmeleri
tavsiyesinde bulunduğunda, uygar dünya öfkeden kudurmuş ya da kendisine bu süsü
vermişti. Ancak, emperyalist demokrasilerde de özü itibariyle aynı şeyler
yaşanmıyor mu? Tereyağı her yerde silahları yağlamak için kullanılır.
Fransa’nın, İngiltere’nin ve Birleşik Devletler’in işçileri, kara gömlekleri
olmaksızın kemerleri sıkmayı öğreniyorlar. Dünyanın en zengin ülkesinde
milyonlarca işçi, federal, devlet, belediye veya özel hayır kurumları hesabına
yaşayan sefillere dönüştü.
Yedek İşçi Ordusu ve İşsizlerin Yeni Alt-Sınıfı
Yedek sanayi ordusu da, fabrika depolarındaki hammadde ve
makine stoku veya mağazalardaki mamul madde stoku kadar kapitalizmin toplumsal
mekanizmasının vazgeçilmez bir bileşenini oluşturur. Yedek bir emek gücü
olmaksızın, ne üretimin genel genişlemesi, ne de sermayenin sınai döngülerin
gelgitlerine uyarlanması mümkün olurdu. Marx, kapitalist gelişimin genel
eğiliminden –sabit sermayenin (makine ve hammaddeler) değişken sermaye (emek
gücü) pahasına artışı– şu sonuca ulaşıyordu: “Toplumsal zenginlik ne kadar büyürse;
yedek sanayi ordusu da o kadar büyür; pekişmiş bir artı-nüfus kitlesi de o
kadar büyür; resmi yoksulluk da o kadar büyür. Bu, kapitalist birikimin mutlak
genel yasasıdır.”
“Artan sefalet teorisi”ne ayrılmaz bağlarla bağlı olan ve
uzun yıllar boyunca “abartılmış”, “maksatlı” ve “demagojik” olarak suçlanan bu
tez, şimdi, olguların oldukları haliyle teorik tasviri haline gelmiştir. Mevcut
işsizler ordusuna artık bir “yedek ordu” gözüyle bakılamaz, çünkü onun asli
kütlesi artık işe dönmek için hiçbir umut besleyemez: tam tersine, eklenen
işsizlerin kesintisiz akışı tarafından şişirilmeye mahkûmdur. Dağılmakta olan
kapitalizm daha önce hiçbir işe sahip olmamış ve olma umuduna da sahip olmayan
tüm bir genç insan kuşağını beraberinde getirdi. Proletarya ve yarı-proletarya
arasındaki bu yeni alt-sınıf, toplum pahasına yaşamaya zorlanıyor. Dokuz yıl
boyunca (1930-1938) işsizliğin, 43.000.000’dan fazla iş-yılı Birleşik
Devletler ekonomisinin dışına attığı tahmin edilmektedir. 1929 yılında, refahın
doruğunda, Birleşik Devletler’de iki milyon işsizin olduğu ve bu dokuz yıl
süresince potansiyel işçilerin sayısının beş milyona çıktığı göz önüne
alındığında, kayıp iş-yılı karşılaştırılamayacak kadar yüksek olmalıdır.
Böylesi bir veba tarafından tahrip edilen toplumsal rejim ölümcül derecede
hastadır. Bu illetin doğru teşhisi, seksen yıl kadar önce, henüz hastalığın
kendisi sadece tohum halindeyken yapılmıştı.
Orta Sınıfların Gerilemesi
Sermayenin yoğunlaşmasını sergileyen rakamlar böylece
göstermektedir ki, küçük mülkler büyükler tarafından bütünüyle yutulurken ya da
katlanılmaz bir çalışmanın ve ümitsiz bir yoksulluğun basit bir simgesi haline
gelerek küçültülürken ve bağımsızlıklarından mahrum edilirken, orta sınıfların
üretimdeki özgül ağırlığı ve ulusal gelirden aldıkları pay sürekli olarak
gerilemiştir. Aynı zamanda, kapitalizmin gelişimi, teknisyenler, yöneticiler,
hizmetliler, kâtipler, avukatlar, doktorlar, vs. –tek kelimeyle sözde “yeni
orta-sınıflar”– ordusunda gözle görülür bir artış yaratmış görünüyor, bu doğru.
Ancak zaten gelişimi Marx için bile bir sır olmayan bu tabakanın, kendi üretim
araçlarının mülkiyetinde somut bir ekonomik bağımsızlık garantisine sahip olan
eski orta sınıflarla ortak noktası pek yoktur. “Yeni orta sınıf”, büyük ölçüde
amiri durumunda olduğu işçilere göre kapitalistlere çok daha doğrudan
bağımlıdır, üstelik onun saflarında da, toplumun gözünde itibardan düşmesinin
kötü sonuçlarının yanı sıra hatırı sayılır bir aşırı üretim dikkati
çekmektedir.
Daha önce andığımız Genel Başsavcı Homer S. Cummings kadar
Marksizme uzak olan biri, “güvenilir istatistiksel bilgiler, pek çok sınai
birimin tamamen yok olduğunu ve yaşanılanın, küçük işadamının Amerikan
yaşamında bir faktör olarak adım adım tasfiyesi olduğunu göstermektedir” diyor.
Ancak, pek çok selefleri ve halefleri arasından Sombart,
yine de, Marx’a rağmen “zanaatçı ve köylü sınıfların yok oluşu ile birlikte
genel yoğunlaşma”nın henüz gerçekleşmediği itirazını yükseltiyor. Böylesi bir
argümanda neyin daha ağır bastığını söylemek zor, sorumsuzluk mu kötü niyet mi?
Marx da, her teorisyen gibi, temel eğilimleri en sade biçimleriyle soyutlamakla
işe başladı; aksi takdirde, kapitalist toplumun alınyazısını anlamak tümden
imkânsız olurdu. Ne var ki, Marx’ın kendisi, somut analiz ışığında, hayatın
görüngülerini farklı tarihsel etkenlerin yoğunlaşmasının bir ürünü olarak
mükemmelen gösterme yeteneğindeydi. Kuşkusuz, Newton’un yasaları, düşen
cisimlerin hız artışının farklı koşullar altında değişiklik göstermesiyle veya
gezegenlerin yörüngelerinin bozulmalara maruz kalmasıyla geçersiz hale gelmez.
Orta sınıfların sözde “inadı”nı anlamak için, şu iki
eğilimin, orta sınıfların yıkıma uğraması ve bu yıkıma uğrayanların
proleterlere dönüşmesi eğiliminin, eşit bir hızla ya da aynı menzilde
gelişmediğini akılda tutmak isabetli olur. Makinenin emek gücü üzerindeki artan
üstünlüğünden şu sonuç çıkmaktadır; orta sınıfların yıkım süreci ne kadar
ilerlerse, bu süreç onların proleterleşme süreçlerini o kadar geride bırakır;
gerçekten de, belirli bir durumda sonuncusu büsbütün durmak ve hatta gerilemek
zorundadır.
Tıpkı fizyolojik yasaların işleyişinin büyümekte olanla
ölmekte olan bir organizmada farklı sonuçlar vermesi gibi, Marksist ekonomi
yasaları da, gelişmekte veya dağılmakta olan bir kapitalizmde, otoritelerini
farklı şekilde kurarlar. Bu farklılık, kent ve kırın karşılıklı ilişkilerinde
özel bir açıklıkla görülür. Birleşik Devletler’in toplam nüfusla
karşılaştırıldığında daha az artan kırsal nüfusu, 32.000.000’u geçtiği 1910
yılına kadar kesin rakamlarla yükselmeyi sürdürdü. Müteakip yirmi yıl
süresince, ülkenin toplam nüfusunun hızla artmasına rağmen 30,4 milyona düştü,
yani 1,6 milyon azaldı. Ancak 1935’te, 1930 ile karşılaştırıldığında 2,4 milyon
artarak yeniden 32,8 milyona yükseldi. Çarkın ilk bakışta şaşırtan bu dönüşü,
kentli nüfusun kırsal nüfus pahasına artma eğilimini ya da orta sınıfların
atomize olma eğilimini zerre kadar çürütmediği gibi, aynı zamanda bir bütün
olarak kapitalist sistemin dağıldığını da en anlamlı şekilde sergilemektedir.
1930-1935 şiddetli kriz dönemi sırasında kırsal nüfustaki artış, basitçe
yaklaşık iki milyon kentli nüfusun, veya asıl anlamıyla, iki milyon aç işsizin
taşraya –toplum tarafından reddedilen emek güçlerini, tümden açlıktan ölmek
yerine topraktan yarı-aç bir yaşam çıkartabilmek için doğal üretken ekonomiye
uygulamak üzere, çiftçiler tarafından terk edilen arazi parçalarına veya hısım
akrabalarının çiftliklerine– taşınması olgusu ile açıklanır.
Bu nedenle sorun, küçük çiftçilerin, zanaatkârların ve
dükkâncıların istikrarı değil, daha çok onların durumunun sefil çaresizliği
sorunudur. Geleceğin bir garantisi olmak şöyle dursun, orta sınıf, geçmişin
talihsiz ve trajik bir kalıntısıdır. Onu toptan yok edemeyen kapitalizm,
küçülmenin en alt derecesine ve ıstıraplara düşürmeyi başarmıştır. Çiftçi
yalnızca küçük arazisinin kirasından ve yatırdığı sermayenin kazancından değil,
aynı zamanda ücretinin yüklü bir bölümünden bile mahrum edilmektedir. Şehirdeki
küçük akranları da ekonomik yaşam ile ölüm arasında kendilerine ayrılan
mesafeyi benzer şekilde kat ettiler. Orta sınıf sadece fakirleştiği için
proleterleşmemektedir. Bu noktada, kapitalizm lehine bir şeyler bulmak, Marx’a
karşı bir argüman bulmak kadar zordur.
Sınai Kriz
Geçen yüzyılın sonları ve bu yüzyılın başları, kapitalizm
tarafından öylesi ezici bir ilerlemeyle damgalandı ki, döngüsel krizler artık
“rastlantısal” sıkıntılardan öte bir şey olarak görülmüyordu. Hemen hemen
evrensel olan kapitalist iyimserlik yılları boyunca, Marx’ı eleştirenler,
tröstlerin, sendikaların [3] ve kartellerin ulusal ve uluslararası
gelişiminin pazarın planlı kontrolünü başlattığını ve kriz üzerindeki nihai
zaferi müjdelediğini temin ediyorlardı. Sombart’a göre, krizler savaştan önce
kapitalizmin kendi mekanizması tarafından zaten “ortadan kaldırılmıştı”,
böylece de “kriz sorunu bugün bizi fiilen ilgilendirmiyor”du. Şimdi, yalnızca
on yıl sonra, Marx’ın teşhisi trajik sağlamlığının tüm ölçüleriyle tam da
günümüzde karşımıza dikilmişken, bu sözler kof maskaralık gibi geliyor. Kanı
zehirlenmiş bir organizmada, her rastlantısal hastalık kronik bir karaktere
bürünme eğilimindedir; aynı şekilde, krizler, tekelci kapitalizmin kokuşmuş
organizmasında özellikle öldürücü bir biçime bürünür.
Tekellerin gerçek varlığını yarım yamalak inkâr etmeye
çalışan kapitalist basının, kapitalist anarşiyi de yarım yamalak inkâr etmek
için bu aynı tekellere başvurması vurgulanmaya değer. Eğer altmış aile Birleşik
Devletler’in ekonomisini kontrol ediyorsa, diye ironik bir biçimde gözlemliyor New
York Times, “bu, Amerikan kapitalizminin bırakın plansız olmasını, muazzam
bir ustalıkla örgütlenmiş olduğunu gösterir.” Bu argüman hedefi ıskalıyor.
Kapitalizm, eğilimlerinden bir tekini bile nihai sonuna
kadar geliştirme yeteneğinde olmamıştır. Tıpkı zenginliğin yoğunlaşması orta
sınıfları ortadan kaldırmadığı gibi, tekel de rekabeti ortadan kaldırmaz, ancak
hızla onun üstüne yürür ve onu ezer. Altmış ailenin her birinin “plan”ından az
olmamak üzere bu planların türlü çeşitlemeleri de, ekonominin farklı dallarını
koordine etmekle en küçük bir şekilde bile ilgilenmeyip, diğer kliklerin ve tüm
ulusun pahasına kendi tekelci kliklerinin kârlarını arttırmakla
ilgilenmektedir. Bu planların kesişmesi, ulusal ekonomideki anarşiyi son
tahlilde yalnızca derinleştirir. Tekelci diktatörlük ve kaos birbirini
dışlamaz; bilâkis birbirlerini besler ve tamamlar.
Sombart, kendi “biliminin”, kriz sorunuyla düpedüz ilgisiz
olduğunu ilân ettikten bir yıl sonra, Birleşik Devletler’de 1929 krizi patlak
verdi. Birleşik Devletler ekonomisi görülmemiş refahın doruklarından korkunç
bir takatsizlik uçurumuna yuvarlandı. Marx’ın zamanında hiç kimse böylesi
şiddetli sarsıntıları tasavvur edemezdi! Birleşik Devletler’in ulusal geliri
ilk kez 1920’de, altmış dokuz milyar dolara yükseldi, ancak hemen arkasından
gelen birkaç yılda elli milyar dolara düştü, yani yüzde 27’lik bir düşüş.
Ulusal gelir sonraki birkaç yıllık refahın sonucu olarak, 1929’da tekrar seksen
bir milyar dolarlık en yüksek seviyesine yükseldi, ancak 1932’de kırk milyar
dolara düştü, yani yarıdan da fazla! “Sadece” iki milyon işsizin var olduğu
1929 yılının emek ve gelir normlarını alırsak, 1930-1938 arası dokuz yıl
boyunca, yaklaşık olarak kırk üç milyon iş-yılı ve 133 milyar dolarlık ulusal
gelir kaybedildi. Eğer tüm bunlar anarşi değilse, bu sözcüğün anlamı nedir?
“Çöküş Teorisi”
Orta sınıf aydınlarının ve sendika bürokratlarının kalpleri
de, kafaları da, Marx’ın ölümü ile Dünya Savaşının patlak vermesi arasındaki
dönemde, kapitalizmin başarıları tarafından neredeyse bütünüyle fethedilmişti.
Devrim fikri barbarlığın yalnızca bir kalıntısı gibi görünürken, tedrici
ilerleme (“evrim”) fikri, her zaman için sağlam bir fikir olarak görülüyordu.
Marx’ın, sermayenin artan yoğunlaşması, sınıf çelişkilerinin keskinleşmesi,
derinleşen krizler ve kapitalizmin felâketvari çöküşü ile ilgili teşhisleri,
kısmen düzeltilerek ve daha kesin bir hale getirilerek ıslah edilmedi, tersine,
ulusal gelirin daha dengeli dağılımı, sınıf çelişkilerinin yumuşaması ve
kapitalist toplumun aşamalı ıslahı ile ilgili, nitelik olarak tam ters
teşhislerle karşılandı. Klasik dönem sosyal demokratlarının en yeteneklisi Jean
Jaurés, politik demokrasiyi tedrici bir biçimde toplumsal bir içerikle
dolduracağını umuyordu. Reformizmin özü burada yatmaktadır. Alternatif teşhis
buydu. Bundan geriye ne kaldı?
Zamanımızda tekelci kapitalizmin yaşamı bir krizler
zinciridir. Her kriz bir felâkettir. Bu kısmi krizlerden gümrük tarifeleri,
enflasyon, hükümet harcamalarının ve borçlarının artışı vasıtasıyla kurtulma
gerekliliği, katmerli, daha derin ve daha yaygın krizler için zemin hazırlar.
Pazar için, hammadde için, sömürgeler için verilen mücadeleler, askeri
felâketleri kaçınılmaz kılar. Ve en önemlisi, devrimci felâketleri hazırlar.
Yaşlanan kapitalizmin giderek daha “sakin, ağırbaşlı ve makul” hale geleceği düşüncesinde
Sombart’a katılmak gerçekten de kolay değil. Onun son akıl kırıntılarını da
kaybetmekte olduğunu söylemek daha yerinde olur. “Çöküş teorisinin” barışçıl
gelişim teorisine karşı, her olayda zafer kazandığına dair şüphe duyulamaz.
Kapitalizmin Çürümesi
Pazarın denetimi toplum için her ne kadar pahalıya patlasa
da, belirli bir safhaya kadar, yaklaşık olarak Dünya Savaşına kadar, insanoğlu,
kısmi ve genel krizlerden geçerek büyüdü, gelişti ve kendisini zenginleştirdi.
Üretim araçlarının özel mülkiyeti, bu dönemde göreli olarak ilerici bir etken
olmayı sürdürdü. Ancak şimdi değer yasasının kör denetimi daha fazla hizmet
etmeyi reddediyor. İnsanın ilerlemesi çıkmaz bir sokakta sıkışıp kalmıştır.
Teknik düşüncenin son zaferlerine rağmen, maddi üretici güçler artık
gelişmiyor. Ekonominin temel dallarındaki yeni yatırımların tıkanmasının bir
sonucu olarak dünya inşaat sanayisindeki durgunluk, gerilemenin en belirgin ve
hatasız belirtisidir. Kapitalistler kendi sistemlerinin geleceğine artık
kolayca inanamıyorlar. Hükümet tarafından teşvik edilen yatırımlar, vergilerin
yükselmesi ve “serbest” ulusal gelirin daralması anlamına gelir, özellikle de
hükümetin yeni yatırımlarının ana bölümü doğrudan savaş hedefleri için
tasarlandığı sürece.
Kuruma[4], insanın en temel yaşamsal
gereksinimlerine sıkı sıkıya bağlı olan, insan faaliyetinin en antik alanında
–tarım alanında– özellikle ölümcül ve alçaltıcı bir niteliğe bürünmüştür. Özel
mülkiyetin en gerici biçimi olan küçük toprak sahipliğinin tarımın gelişiminin
önüne diktiği engellerle artık tatmin olmayan kapitalist hükümetler, hiç de
ender olmayan bir şekilde, üretimi, gerileme döneminde loncalardaki
zanaatkârları ürküten yasal ve idari önlemler yardımıyla, yapay bir biçimde
sınırlamak zorunda kaldılar. En güçlü kapitalist ülke hükümetinin, çiftçilere
fidelerini kesmeleri için, yani zaten düşmekte olan ulusal geliri suni olarak
azaltmak için prim dağıtması tarihe geçecektir. Sonuç kendiliğinden görülüyor:
Deneyim ve bilim tarafından sağlanan muazzam üretici olanaklara rağmen,
açların, yani insanoğlunun büyük çoğunluğunun sayısının gezegenimizin
nüfusundan daha hızlı artmaya devam ettiği bir dönemde, tarım ekonomisi çürümüş
bir krizden çıkmıyor. Muhafazakârlar, böylesi yıkıcı çılgınlıklara batmış toplumsal
düzeni savunmayı duyarlı politika olarak görüyorlar ve bu çılgınlığa karşı
sosyalist savaşımı yıkıcı ütopyacılık olarak mahkûm ediyorlar.
Faşizm ve New Deal
Tarihsel olarak ölüme mahkûm edilen kapitalizmi korumak
için, bugün dünya arenasında iki yöntem birbiriyle yarışıyor; tüm
dışavurumlarıyla faşizm ve New Deal. Faşizm, proletaryanın sınıf mücadelesinin
yeniden canlanışının önüne geçmek için programını, işçi örgütlerinin yıkılması,
sosyal reformların yok edilmesi ve demokratik hakların tümden imhası üzerine
kuruyor. Faşist devlet işçilerin gerilemesini ve orta sınıfların
yoksullaştırılmasını, resmi ağızlarda “ulusu” ve “ırkı” –çürüyen kapitalizmi
simgeleyen küstah kavramlar– korumak adına meşrulaştırıyor.
Emperyalist demokrasiyi, işçi ve çiftçi aristokrasisine
rüşvet verme yoluyla korumaya çalışan New Deal politikası, geniş kapsamıyla
sadece en zengin uluslar için uygulanabilir ve bu bağlamda da aslen Amerikan
politikasına eşdeğerdir. Hükümet, onları ücretleri yükseltmeye ve işgününü
kısaltmaya, böylece de nüfusun satın alma gücünü yükselterek üretimi
genişletmeye teşvik ederek, bu politikanın maliyetinin bir kısmını tekellerin
sırtına yüklemeyi denedi. Léon Blum da bu vaazı ilkokul Fransızcasına tercüme
etmeye girişti. Boşuna! Fransız kapitalistleri de tıpkı Amerikan kapitalizmi
gibi üretim hatırına değil, kâr için üretiyorlar. Eğer bunu yapmakla ulusal
gelirdeki kendi payı artacaksa, üretimi kısmaya ve hatta mamul ürünleri yok
etmeye dahi her zaman hazırdır.
New Deal programı haydi haydi tutarsızdır; hükümet bir
yandan sermaye kodamanlarına bolluğun kıtlığa karşı avantajları hakkında
vaazlar verirken, bir yandan da üretimde kısıntıya gitmeleri için teşvik
dağıtıyor. Daha büyük bir kafa karışıklığı mümkün mü? Hükümet, kendisini
eleştirenleri şu meydan okumayla çürütüyor: Daha iyisini yapabilir misin? Tüm
bunların anlamı kapitalizm temelinde durumun ümitsiz olduğudur.
1933’ten başlayarak, yani son altı yıl boyunca, federal
hükümet, devlet ve belediyeler işsizlere yaklaşık olarak on beş milyar doları
yardım olarak dağıttılar; kendi başına oldukça yetersiz ve ücretlerden
kaybedilen miktarın yalnızca küçük bir bölümünü temsil eden, fakat aynı zamanda
ulusal gelirdeki düşüş göz önüne alınınca muazzam bir rakam. Nispeten bir
ekonomik canlanma yılı olan 1938 süresince, Birleşik Devletler’in ulusal borcu
iki milyar dolar artarak, otuz sekiz milyar dolara yükseldi, yani Dünya Savaşının
sonundaki en yüksek seviyesini on iki milyar dolar aştı. 1939’un hemen
başlarında kırk milyar doları geçti. Ya sonra? Ulusal borcun tırmanışı elbette
ki yeni gelecek kuşakların üzerinde bir yüktür. Oysa bizzat New Deal, ancak
geçmiş kuşaklar tarafından biriktirilmiş muazzam zenginlik sayesinde mümkün
olabildi. Yalnızca çok zengin bir ulus böylesi savurgan bir politikaya müsamaha
gösterebilir. Ancak böylesi bir ulus dahi, geçmiş kuşaklar pahasına yaşamını
sonsuza kadar sürdüremez. Sahte başarıları ve ulusal borçta gerçekten yarattığı
artışla New Deal politikası, kaçınılmaz olarak vahşi kapitalist gericiliğe ve
emperyalizmin tahripkâr patlamasına yol açmaktadır. Bir başka deyişle, faşizmin
politikasıyla aynı kanallara yönelmiştir.
Anormallik mi, norm mu?
İçişleri Sekreteri Harold L. Ickes, Amerika’nın, “tarihteki
en acayip anormalliklerden biri” olarak, biçimde demokratik, özde otokratik
olduğunu düşünüyor: “En azından 1933’e (!) kadar, sırası geldiğinde çok az
sayıdaki hissedarların denetimindeki tekeller tarafından yönetilen, çoğunluk
egemenliğinin ülkesi Amerika.” Roosevelt’in gelişiyle tekellerin egemenliğinin
son bulduğu ya da zayıfladığı iması hariç teşhis doğru. Ickes’ın “tarihteki en
acayip anormalliklerden biri” olarak adlandırdığı şey, gerçekte kapitalizmin su
götürmez normudur. Güçlünün zayıf, azınlığın çoğunluk, sömürücülerin emekçiler
üzerindeki egemenliği, burjuva demokrasisinin temel bir yasasıdır. Birleşik
Devletler’i diğer ülkelerden ayıran şey, sadece onun kapitalizminin
çelişkilerinin daha büyük ölçekli ve daha iğrenç olmasıdır. Feodal bir geçmişin
yokluğu, zengin doğal kaynaklar, çalışkan ve girişimci bir halk, kısacası,
demokrasinin kesintisiz bir gelişimini haber veren tüm önkoşullar, gerçekten de
inanılmaz yoğunlukta bir zenginliği beraberinde getirdi.
Bu kez, muzaffer sona dek tekellerle mücadele etmeye söz
veren Ickes, pervasızca, Franklin D. Roosevelt’in öncelleri olan Thomas
Jefferson, Andrew Jackson, Abraham Lincoln, Theodor Roosevelt ve Woodrow
Wilson’a kadar uzanıyor. “Hemen hemen tüm ya da en büyük tarihsel
şahsiyetlerimiz" diyor 30 Aralık 1937’de, “zenginliğin ve iktidarın birkaç
elde aşırı yoğunlaşmasını engellemek ve kontrol altına almak için verdikleri
kararlı ve cesur mücadeleyle ünlüdürler.” Ancak bu “kararlı ve cesur
mücadele”nin meyvesinin, plütokrasinin[5]demokrasiye tam egemenliği olduğu, onun
kendi sözlerinden çıkıyor.
Bazı anlaşılmaz nedenlerden ötürü, Ickes, zaferin bu sefer
garantilendiğini, mücadelenin “New Deal ile orta derecede aydın işadamları
arasında değil, New Deal ile Birleşik Devletler’deki tüm diğer işadamlarını
egemenliklerinin terörüne boyun eğdiren altmış Bourbon ailesi arasında
olduğunu” halkın anlamasının sağlandığını düşünüyor. Bu yetkin konuşmacı,
“Bourbonlar”ın, demokrasiye ve “en büyük tarihsel şahsiyetler”in çabalarına
rağmen, tüm aydın işadamlarına boyun eğdirmeyi nasıl olup da başardıklarını açıklamıyor.
Rockefellerlar, Morganlar, Mellonlar, Vanderbiltler, Guggenheimler, Fords &
Co., Amerika’yı, Cortez’in Meksika’yı zaptettiği gibi dışarıdan zaptetmediler;
onlar, “halkın” ya da daha kesin olarak, “aydın sanayici ve işadamları”nın
içinden çıktılar ve Marx’ın kehanetini doğrular bir şekilde de, kapitalizmin
doğal zirvesi haline geldiler. En parlak dönemindeki genç ve güçlü bir
demokrasi, zenginliğin yoğunlaşmasını süreç henüz başlangıç dönemindeyken
kontrol edemediği halde, yıkılmakta olan bir demokrasinin, en üst sınırına
ulaşmış sınıfsal çelişkileri zayıflatabileceğine bir an için bile inanmak
mümkün müdür? Ne olursa olsun, New Deal deneyimi böylesi bir iyimserlik için
hiçbir temel yaratmadı. Büyük iş dünyasının hükümet aleyhine ithamlarını
çürüten Robert H. Jackson –idari meclislerde üst düzey bir kişi–, Roosevelt
döneminde sanayi kodamanlarının kârlarının, Hoover’in son başkanlık dönemi
sırasında kendilerinin dahi hayal edemeyecekleri kadar yükseldiğini rakamlarla
ispatladı; bundan da her halükârda, Roosevelt’in tekellere karşı mücadelesinin
kendi öncellerinin mücadelelerinden daha büyük bir başarıyla taçlanmadığı
sonucu çıkar.
Reformcular, her ne kadar kendilerini kapitalizmin
temellerini savunmak için göreve çağırılmış hissetseler de, eşyanın tabiatına
uygun olarak, onun yasalarını polisiye ekonomik önlemlerle kontrol altına
almakta ne kadar güçsüz olduklarını gösterdiler. Ahlâk dersi vermekten başka ne
yapabilirlerdi ki? New Deal’ın diğer kabine üyeleri ve politika yazarları gibi
bay Ickes da, sonunda, demokrasinin adap ve ilkelerini unutmamaları için
tekellere yalvarma noktasına geliyor. Şimdi bunun yağmur duasına çıkanlardan ne
farkı var? Şüphesiz, Marx’ın üretim araçlarının sahiplerine bakışı çok daha
bilimseldir. Kapital’den okuyoruz: “Bir kapitalist olarak, o, yalnızca
sermayenin bir kişileşmesidir. Ruhu sermayenin ruhudur. Ancak sermaye yaşamda
tek bir amaca sahiptir; artı-değer yaratmak.” Kapitalistin tavrı, onun bireysel
ruhunun özellikleri veya İçişleri Bakanının lirik sızlanmaları tarafından
belirlenseydi, ne ortalama fiyatlar, ne ortalama ücretler, ne muhasebecilik, ne
de tüm kapitalist ekonomi mümkün olabilirdi. Muhasebecilik, tarihin materyalist
kavranışı lehine güçlü bir argüman olarak halen işlemeye devam ediyor.
Hukuki Şarlatanlık
Birleşik Devletler Başsavcısı Homer S. Cummings, Kasım
1937’de, “Tekelciliği yıkmadığımız sürece, tekel, reformlarımızın çoğunu
yıkmanın ve sonuçta da ortak yaşam standartlarımızı düşürmenin yollarını
bulacaktır” diyor. “Zenginliğin ve ekonomik kontrolün aşırı yoğunlaşmasına
doğru bir eğilimin aşikâr olduğunu” kanıtlamak için ürkütücü rakamlar
alıntılayan Cummings, aynı zamanda da tröstlere karşı yasal ve hukuki kavganın
hiçbir yere ulaşmayacağını kabul etmek zorunda kalıyor. Bu bir “ekonomik
sonuçlar” sorunuyken, “uğursuz bir amacı kabul ettirmek zordur” diye şikayet
ediyor. İşte konu tam da bu! Bundan daha da kötüsü: Tröstlere karşı hukuki
mücadele, “daha kahrolası bir karışıklığa” yol açtı. Bu isabetli laf
kalabalığı, demokratik yargının Marksist değer yasasına karşı savaşında
çaresizliğini oldukça yerinde ifade ediyor. Ekonomik düşünce alanındaki ümitsiz
şarlatanlığa fazlasıyla tanıklık eden bu görevleri, bay Cummings’in halefi bay
Frank Murphy’nin çözmekte daha şanslı olacağını ummak için hiçbir neden yoktur.
Dünü Geri Getirmek
Roosevelt Hükümetinin eski Bütçe Müdürü Profesör Lewis W.
Douglass, hükümeti “tekellere bir alanda saldırırken diğer pek çok alanda
teşvik ettiği” için ayıpladığında, ona katılmamak elde değil. Yine de eşyanın
doğası gereği başka türlü olamaz. Marx’a göre, hükümet egemen sınıfın yürütme
komitesidir.
Tekeller bugün egemen sınıfın en güçlü kesimidir. Hükümet
hiçbir durumda genel olarak tekellere karşı, yani onun arzusu uyarınca
egemenliğini yürüttüğü sınıfa karşı savaşamaz. Tekelin bir dalına saldırırken
başka bir dalı içinden kendisine müttefik aramak zorundadır. Bankalarla ve
hafif sanayi ile birlik olarak, ağır sanayi tröstlerine karşı arızi darbeler
indirebilir; ama bu tröstler bundan dolayı inanılmaz kârlar elde etmeyi
durdurmayacaklardır.
Lewis Douglas, resmi şarlatanlığın karşısına bilimi değil,
başka türden bir şarlatanlığı koyuyor. Tekelin kaynağını kapitalizmde değil
korumacılıkta[6]buluyor ve buna uygun olarak da, toplumun
kurtuluşunu üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılmasında değil, gümrük
tarifelerinin düşürülmesinde buluyor. “Pazarların özgürlüğü yeniden
sağlanmadıkça” diye kehanette bulunuyor, “kurumların –girişim, konuşma, eğitim,
din– özgürlüğü şüphelidir.” Başka bir deyişle, uluslararası ticaret özgürlüğü
yeniden sağlanmaksızın, demokrasi, nerede ve kaç yıldır yaşıyor olursa olsun,
yerini ya devrimci ya da faşist bir diktatörlüğe bırakmak zorundadır. Ancak
uluslararası ticaret özgürlüğü, iç ticaret özgürlüğü, yani rekabet olmaksızın
düşünülemez. Ve rekabet özgürlüğü tekel egemenliği altında düşünülemez. Ne
yazık ki, bay Douglas, tıpkı bay Ickes gibi, bay Jackson gibi, bay Cummings
gibi ve bizzat bay Roosevelt gibi, tekelci kapitalizme karşı reçetesini ve
böylelikle de bir devrime ya da totaliter bir rejime karşı reçetesini bize
tanıtma zahmetine girmedi.
Ticaret özgürlüğü de, aynı rekabet özgürlüğü gibi, aynı orta
sınıfın refahı gibi, geri getirilemeyecek olan geçmişe aittir. Dünü geri
getirmek, şimdilerde kapitalizmin demokratik reformcularının yegâne
reçetesidir; küçük ve orta ölçekli sanayicilere ve işadamlarına daha fazla
özgürlüğü geri getirmek, para ve kredi sistemini kendi lehlerine çevirmek,
pazarı tröstlerin idaresinden kurtarmak, menkul kıymetler borsasından
profesyonel spekülatörleri tasfiye etmek, uluslararası ticaret özgürlüğünü
yeniden sağlamak, vs., vs.. Reformcular, makine kullanımını sınırlama ve
toplumsal dengeyi bozan ve pek çok üzüntüye neden olan tekniğe yasaklama
getirme hayalleri dahi kuruyorlar. Bu hususta, önde gelen bir Amerikalı bilim
adamı, sert bir alayla, görünüşe göre güvenliğin ancak mutlu amipe, ya da bu
başarılamazsa, kanaatkâr domuza geri dönülerek sağlanabileceğine işaret
etmektedir.
Millikan ve Marksizm
Yine de ne yazık ki bu önemli bilim adamı, Dr. Robert A. Millikan,
ileriden çok geriye bakar görünüyor. 7 Aralık 1937’de bilimi savunmak adına
konuşurken şu gözlemini aktarıyordu: “Birleşik Devletler istatistikleri,
bilimin en hızla uygulandığı son elli yıldır, başarıyla istihdam edilen nüfus
oranının sürekli olarak yükseldiğini göstermektedir.” Bilim savunusu kılığı
altında yapılan bu kapitalizm savunusunun sevindirici olduğu söylenemez.
“Güncel koşullarla bağlantının kopması” ve ekonomi ile tekniğin karşılıklı
ilişkisinin keskin bir şekilde değişmesi, tam da bu son yarım yüzyılda oldu.
Millikan’ın referans verdiği dönem, kapitalist refahın en yüksek noktasını
kapsadığı gibi, kapitalist düşüşın başlangıcını da kapsamaktadır.
Dünya çapındaki bu düşüşün başlangıcını örtbas etmek,
kapitalizmin savunucusu olarak öne çıkmaktır. Henry Ford’a bile olsa olsa onur
verecek argümanların yardımıyla, sosyalizmi elinin tersi ile iter bir tarzla
reddeden Dr. Millikan, bize hiçbir dağıtım sisteminin insan ihtiyaçlarını
üretimi arttırmadan karşılayamayacağını anlatıyor. Şüphesiz! Ancak ne yazık ki
meşhur fizikçimiz, milyonlarca Amerikalı işsize, ulusal geliri arttırmaya nasıl
iştirak edeceklerini açıklamadı. Bireysel inisiyatifin cazibesini ve yüksek
emek üretkenliğini korumak üzerine soyut vaazlar, elbette ki ne işsizlere iş
sağlar, ne bütçe açığını kapatır, ne de ulusal sermayeyi içinde bulunduğu kör
yoldan kurtarır.
Marx’ı ayırt eden şey, onun dehasının evrenselliği, çeşitli
alanların olgularını ve gelişimlerini asli bağlantıları içinde anlama
yeteneğidir. O, doğal bilimlerde bir uzman olmaksızın, bu alandaki muazzam
keşiflerin anlamlarını ilk takdir edenlerden biriydi; örneğin Darwin’in
teorisi. Marx, bu üstünlüğü, zekâsından çok yöntemi sayesinde sağladı. Burjuva
kafalı bilim adamları sosyalizmin ilerisinde olduklarını düşünebilirler; şu
anda Robert Millikan’ın durumu, onların sosyoloji alanında da ümitsiz şarlatanlar
olmayı sürdürdüklerini yalnızca bir kez daha kanıtlıyor. Onlar bilimsel
düşünmeyi Marx’tan öğrenmelidirler.
Üretim Olanakları ve Özel Mülkiyet
1937’nin başlarında Kongreye mesajında Başkan Roosevelt,
ulusal geliri 90 veya 100 milyar dolara yükseltme arzusunu açıklamıştı, ancak
bunun nasıl yapılacağını göstermemişti. Kendi içinde bu program son derece
makuldür. 1929’da yaklaşık 2 milyon işsiz varken, ulusal gelir 81 milyar dolara
ulaşmıştı. Mevcut üretici güçler harekete geçirildiğinde, Roosevelt’in
programını yaşama geçirmekle yetinmeyecek ve hatta onu gözle görülür şekilde
aşacaktır. Makineler, hammadde, işçiler, her şey uygundur, halkın ürünlere olan
ihtiyacından söz etmeye bile gerek yok. Buna rağmen eğer plan yaşama
geçirilemezse –ki geçirilemez–, bunun tek nedeni kapitalist mülkiyet ile
toplumun genişleyen üretime duyduğu ihtiyaç arasındaki uzlaşmaz karşıtlıktır.
Hükümet destekli ünlü Potansiyel Üretim Kapasitesi Ulusal Araştırması, 1929’da
kullanılan üretim ve hizmetlerin toplam maliyetinin, perakende satış fiyatı
üzerinden hesaplanarak, yaklaşık olarak 94 milyar dolar tuttuğu kararına vardı.
Eğer üretimin tüm güncel olanakları kullanılmış olsaydı, bu rakam 135 milyar
dolara çıkacaktı, ki bu da aile başına yılda ortalama 4370 dolar ederdi ve iyi
ve rahat bir yaşam elde etmek için yeterli olurdu. Buna, Ulusal Araştırma
hesaplarının, Birleşik Devletler’deki mevcut üretim örgütlenmesine –kapitalizmin
anarşik tarihinden çıkıp geldiği haliyle– dayandığını eklemek gerekir. Bizzat
bu malzeme sosyalist bir birleşik plan temelinde yeniden donatılsaydı, üretim
hesapları gözle görünür şekilde aşılabilir ve tüm halka son derece kısa bir
işgünü temelinde yüksek bir yaşam standardı temin edilebilirdi.
Bu nedenle, toplumu korumak için, tekniğin gelişimini
denetlemek, fabrikaları kapatmak, çiftçileri tarımı sabote etmeleri için
primlerle ödüllendirmek, işçilerin üçte birini sefillere çevirmek ya da
manyakları diktatör olmaları için çağırmak gerekmiyor. Toplum çıkarlarının
iğrenç bir şekilde alaya alınması olan bu önlemlerin hiçbiri gerekli değildir.
Zorunlu ve acil olan, üretim araçlarını şimdiki asalak sahiplerinden ayırmak ve
toplumu gerçekçi bir plana göre örgütlemektir. Ardından toplumun hastalıklarına
çare bulmak gerçekten ilk kez mümkün olabilecektir. Çalışabilecek herkes iş
bulabilecektir. İşgünü kademe kademe kısalacaktır. Toplumun tüm üyelerinin
istemleri artan ölçüde tatmin edilecektir. “Mülkiyet”, “kriz”, “sömürü”
sözcükleri kullanımdan kalkacaktır. İnsanoğlu sonunda gerçek insanlık eşiğini
geçecektir.
Sosyalizmin Kaçınılmazlığı
“Sermaye kodamanlarının sayılarının sürekli azalışının yanı
sıra …” diyor Marx, “yoksulluğun, ezilenlerin, gerileyenlerin, sömürülenlerin
ve köleliğin kitlesi büyür; ancak bununla birlikte de, sayıca daima artan,
disiplinli, birleşmiş, tam da kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması
tarafından örgütlenmiş bir sınıfın, işçi sınıfının isyanı gelişir. Üretim
araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, sonunda, kapitalist
kabuk ile bağdaşamaz hale gelir. Bu bağdaşmazlık patlayarak paramparça olur.
Kapitalist özel mülkiyetin matem çanı çalar. Mülksüzleştirenler
mülksüzleştirilir.” Sosyalist devrim budur. Marx’a göre, toplumu yeniden
yapılandırma sorunu, onun kişisel tercihleri tarafından güdülenen bazı
hükümlerden doğmadı; demirden tarihsel zorunluluktan –bir yandan üretici
güçlerin ulaşmış olduğu güçlü olgunluktan; diğer yandan kaderi emek değer
yasasına bağlı olan bu güçleri ileri götürmenin olanaksızlığından– çıkıp geldi.
Bazı aydınların, Marx’ın öğretisine aldırış etmeksizin, sosyalizmin kaçınılmaz
değil, ancak mümkün olduğu temasını işleyen eserleri, içerikten hepten
yoksundur. Açıkçası, Marx, sosyalizmin insanın irade ve eylemi olmaksızın
gerçekleşebileceğini ima etmedi: Böylesi bir fikir düpedüz saçmalıktır. Marx,
kapitalist gelişmenin kaçınılmaz olarak ulaşmak zorunda olduğu son noktadaki
ekonomik çöküşten –ve bu çöküş gözler önündedir–, üretim araçlarının
toplumsallaşması dışında hiçbir çıkış yolu olamayacağını önceden haber verdi.
Üretici güçler yeni bir örgütleyiciye ve yeni bir efendiye gereksinim
duyacaktır ve varoluş bilinci belirlediği için, Marx’ın, işçi sınıfının hatalar
ve yenilgiler pahasına gerçek durumu anlar hale geleceğine ve er geç zorunlu
pratik sonuçlara ulaşacağına dair hiçbir şüphesi olamazdı.
Kapitalizmin yarattığı üretim araçlarının
toplumsallaşmasının ekonomik açıdan muazzam faydalı olduğu, bugün sadece
teoride değil, aynı zamanda tüm sınırlılıklarına rağmen SSCB deneyiminden de
görülebilir. Doğru, kapitalist gericiler, hiç de beceriksizce değil, Stalin
rejimini sosyalizm fikirlerine karşı bir bostan korkuluğu olarak kullanıyorlar.
Gerçekte, Marx hiçbir zaman sosyalizmin bir tek ve dahası geri bir ülkede
başarılabileceğini söylemedi. SSCB’deki kitlelerin devam eden yoksulluğu,
kendisini ulusun ve onun yoksulluğunun üzerinde yükselten ayrıcalıklı kastın
mutlak kudreti, nihayet, bürokratların kudurgan sopa-yasası, sosyalist ekonomi
yönteminin değil, kapitalist kuşatma çemberine yakalanan SSCB’nin yalıtıklığı
ve geriliğinin sonucudur. Şaşılacak olan şey, planlı ekonominin böylesi
istisnai elverişsiz koşullar altında bile, yenilmez faydalarını göstermeyi
başarmış olmasıdır.
Kapitalizmin demokratik türünün olduğu kadar faşist türünün
de tüm koruyucuları, “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmelerini” engellemek
için sermaye kodamanlarının iktidarını sınırlamaya ya da en azından üstünü
örtmeye çalışıyorlar. Reformist girişimlerinin başarısızlığının kaçınılmaz
olarak sosyalist devrime yol açacağının hepsi farkında ve pek çoğu da bunu
açıkça kabul etmekte. Hepsi de kapitalizmi koruma yöntemlerinin ancak gerici ve
ümitsiz bir şarlatanlık olduğunu göstermeyi başardılar. Marx’ın sosyalizmin
kaçınılmazlığı öngörüsü, böylelikle olumsuzundan kanıtlama yoluyla tümüyle
doğrulanmıştır.
Sosyalist Devrimin Kaçınılmazlığı
1929-1932’deki büyük kriz döneminde geliştirilen
“Teknokrasi” programı, ekonominin, sadece bilimin doruklarındaki teknik ile
toplumun hizmetindeki hükümetin bileşimi aracılığıyla akılcı bir biçimde
düzenlenebileceği doğru öncülü üzerine kurulmuştu. Böylesi bir bileşim,
sağlanan teknik ve hükümet özel mülkiyetin köleliğinden kurtarıldığında
mümkündür. Büyük devrimci görevin başladığı yer işte burasıdır. Tekniği özel
çıkarlar kliğinin elinden kurtarmak ve toplumun hizmetindeki hükümete vermek
için, “mülk sahiplerinin mülksüzleştirilmeleri” zorunludur. Yalnızca, çıkarları
kendi kurtuluşunda yatan ve tekelci sömürücülere karşı olan güçlü bir sınıf bu
görevi tamamlayabilir. Yalnızca proleter bir hükümet ile uyum içindeki kalifiye
teknisyen tabakası, gerçekten bilimsel, gerçekten ulusal, yani sosyalist bir
ekonomi inşa edebilir.
Bu amacı barışçıl, aşamalı, demokratik yoldan başarmak,
şüphesiz en güzeli olurdu. Ancak kendi ömrünü tüketmiş bir toplumsal düzen,
yerini ardılına hiçbir zaman direnmeksizin bırakmaz. Eğer genç, güçlü
demokrasi, zamanında zenginliğin ve iktidarın plütokrasi tarafından zapt
edilmesinin önüne geçememişse, bunak ve harap bir demokrasiden, altmış ailenin
sınırsız egemenliği üzerine kurulu olan bir toplumsal düzeni dönüştürme
yeteneğinde olduğunu kanıtlamasını beklemek olanaklı mıdır? Teori ve tarih, bir
toplumsal rejim değişikliğinin sınıf mücadelesinin en yüksek biçimini, yani
devrimi ön gerektirdiğini öğretmektedir. Kölelik dahi Birleşik Devletler’de bir
iç savaş olmaksızın kaldırılamadı. “Zor, yeni bir topluma gebe olan her yaşlı
toplumun ebesidir.” Sınıflı toplum sosyolojisinde bu temel prensip üzerine
Marx’ı çürütebilen henüz olmamıştır. Sosyalizme giden yolu ancak sosyalist bir
devrim temizleyebilir.
Birleşik Devletler’de Marksizm
Kuzey Amerika Cumhuriyeti teknik ve üretim örgütlenmesi
alanında diğerlerinden daha ileri gitti. Sadece Amerikalılar değil, tüm
insanlık bu temel üzerine dayanacaktır. Bununla birlikte, toplumsal sürecin
çeşitli evreleri, bir ve aynı ulusta, özel tarihsel koşullara bağlı olarak
değişen ritmlere sahiptir. Birleşik Devletler teknolojide muazzam bir üstünlüğe
sahipken, hem sağ hem de left kanatta ekonomik düşüncesi aşırı geridir. John L.
Lewis, Franklin D. Roosevelt ile yaklaşık aynı görüşlere sahiptir. Görevinin
doğası göz önüne alınırsa, Lewis’in toplumsal işlevi Roosevelt’inkinden
karşılaştırılamayacak kadar, haydi gerici demeyelim, daha muhafazakârdır.
Belirli Amerikan çevrelerinde şu ya da bu radikal teoriyi, en ufak bilimsel
eleştiri olmaksızın, basitçe “Amerikalı değil” diye bırakarak reddetme eğilimi
vardır. İyi ama, bunun ayırıcı kriterini nereden buluyorsunuz?
Hıristiyanlık, Birleşik Devletler’e, beraberinde, logaritma,
Shakespeare’in şiirleri, insan ve yurttaş hakları kavramları ve insan
düşüncesinin daha az önemli olmayan diğer ürünleri ile ithal edildi. Bugün,
Marksizm de aynı kategoride yer almaktadır.
Tarım Bakanı Henry A. Wallace, bu satırların yazarına, “son
derece gayri Amerikan, dogmatik bir sığlık” suçlamasını getirdi ve Rus
dogmatizminin karşısına da, muhalifleriyle nasıl geçineceğini bilen
Jefferson’ın oportünist ruhunu koydu. Açıkçası, bir uzlaşma politikasının maddi
olmayan birtakım ulusal ruhların işi değil de, maddi koşulların bir ürünü
olduğu bay Wallace’a hiç malûm olmamış. Hızla zenginleşen bir ulus, düşman
sınıf ve partiler arasında uzlaşmayı sağlamak için yeterli kaynağa sahiptir.
Öte yandan, toplumsal çelişkiler keskinleştiğinde, uzlaşmanın zemini de yok
olur. Sadece bakir alanların taze kanına, bitmez tükenmez ulusal zenginlik
kaynaklarına ve, öyle görünüyor ki, sınırsız zenginleşme fırsatlarına sahip
olduğu için Amerika, “dogmatik sığlık”tan muaftı. Elbette, bu koşullar altında
dahi uzlaşma ruhu, zamanı gelince İç Savaşı engelleyememiştir. Her halükârda,
“Amerikancılık”ın temelini oluşturan maddi koşullar, bugün hızla geçmişe havale
ediliyorlar. Sonuç, geleneksel Amerikan ideolojisinin şiddetli krizidir.
Marx’ın değer yasaları herkesin düşüncesine uyduğu sürece,
zaman zaman acil görevlerin çözümüyle sınırlı olan ampirik düşünce, burjuva
çevrelerde olduğu kadar işçi çevrelerinde de yeterli görüldü. Ancak bugün bu
önemli yasa, kendisiyle uzlaşmaz bir çelişki içindedir. Ekonomiyi ileri çekmek
yerine, onun altını oymaktadır. Uzlaşmacı eklektik düşünce, felsefi doruğu
pragmatizm ile birlikte tümüyle yetersiz hale gelirken, bir “dogma” olarak
Marksizme karşı kibirli ve ters tutum giderek daha önemsiz, gerici ve büsbütün
gülünç olmaktadır. Oysa, hatalardan ve karışıklıktan başka hiçbir şeye yol
açmayan cansız, donmuş “dogma”, geleneksel Amerikancılık düşüncesinin ta
kendisidir. Öte yandan, Marx’ın ekonomi öğretisi Birleşik Devletler için özel
bir geçerlilik ve anlam kazanmıştır. Kapital her ne kadar uluslararası,
çoğunlukla da İngiliz malzemeye dayanıyorsa da, teorik zemininde o, saf
kapitalizmin, genel olarak kapitalizmin, aslında kapitalizmin analizidir.
Şüphesiz, Amerika’nın bakir ve tarihsel olmayan toprağında gelişen kapitalizm,
kapitalizmin ideal tipine en yaklaşanıdır.
Amerika, haşa bay Wallace’ın huzurundan, ekonomik olarak
Jefferson’un ilkeleri uyarınca değil, Marx’ın fikirlerine uygun olarak gelişti.
Bunu kabul etmekte, Amerika’nın Newton yasalarına uygun olarak güneşin
etrafında döndüğünü kabul etmekte olduğu gibi, ulusal öz-saygıyı kırıcı zerre
kadar bir şey yoktur. Marx Birleşik Devletler’de görmezden gelindikçe, onun
öğretisi şimdi daha da zorunlu hale geliyor. Kapital, hastalığın hatasız
ve yeri doldurulmaz bir öngörüsünü sunuyor. Bu anlamda yeni “Amerikancılık”,
Hoover ve Roosevelt’in, Green ve Lewis’in fikirlerinden çok daha fazla Marx’ın
öğretisinden etkilenmiştir.
Doğrudur, Birleşik Devletler’de Amerikan ekonomisinin
krizine adanmış pek yaygın orijinal bir literatür vardır. İnsaflı ekonomistler
Amerikan kapitalizminin yıkıcı eğilimlerinin objektif bir resmini çizdikçe,
araştırmaları, genellikle yoksun oldukları teorik öncülleri bir yana, Marx’ın
teorisinin doğrudan bir örneğine benzemektedir. Bununla birlikte, muhafazakâr
gelenek, bu yazarlar kendilerini kasvetli tahminlerle sınırlayarak veya “ülke
bunu anlamalı”, “kamuoyu bunu kesinlikle hesaba katmalı” ve benzeri basmakalıp
lafları geveleyerek kendilerini nihai sonuçlardan inatla alıkoyduklarında
kendisini gösteriyor. Bu kitaplar, kör bıçaklara ya da ibresi olmayan pusulalara
benziyorlar.
Birleşik Devletler’de geçmişte de Marksistlerin olduğu
doğrudur, ancak onlar farklı tipte veya daha doğrusu üç farklı tipte
Marksistlerdi. Birinci sırada, ellerinden geleni yapmış ancak hiçbir cevap
alamamış olan Avrupa’dan sınır dışı edilenler; ikinci sırada, olayların seyri
içinde ve kendi hatalarından dolayı kendilerini tarikatlara dönüştüren De
Leoncular gibi yalıtık Amerikalı gruplar; üçüncü sırada da Amerika ile pek
alâkası olmayan, Ekim Devriminden etkilenmiş ve egzotik bir öğreti olarak
Marksizme sempati duyan aklı havada olanlar yer alıyor. Onların günü doldu.
Şimdi proletaryaya, bağımsız bir sınıf hareketinin ve aynı zamanda da gerçek
Marksizmin yeni bir dönemi sökün ediyor. Bunda da Amerika birkaç sıçrayışla
Avrupa’yı yakalayacak ve onu geride bırakacaktır. İleri teknik ve ileri
toplumsal yapı, doktrinin ışığında kendi yolunu döşeyecektir. Marksizmin en iyi
teorisyenleri Amerikan toprağında belirecektir. Marx ileri Amerikan işçilerinin
hocası haline gelecektir. Onlar için ilk cildin bu özetlenmiş açıklaması, tam
Marx’a doğru sadece bir ilk adım haline gelecektir.
Kapitalizmin İdeal Aynası
Kapital’in birinci cildi ilk kez yayınlandığında,
İngiliz burjuvazisinin dünya egemenliği henüz su götürmezdi. Meta ekonomisinin
soyut yasaları, en tam, yani geçmişin etkilerine en az bağımlı olan ifadesini
doğal olarak kapitalizmin en yüksek gelişime ulaştığı yerde bulmuştu. Marx,
analizini temelde İngiltere üzerine dayandırırken, sadece İngiltere’yi değil,
tüm kapitalist dünyayı göz önüne aldı. O zamanların İngiltere’sini kapitalizmin
en çağdaş aynası olarak kullandı.
Şimdi İngiliz hegemonyasından geriye kalan yalnızca
anılardır. Kapitalizmin ilk büyük evlâdı olmanın avantajları dezavantaja
dönüşmüş durumda. İngiltere’nin teknik ve ekonomik yapısı eskidi. Ülke, aktif
ekonomik potansiyelin yerine, geçmişin bir kalıntısına, sömürge imparatorluğuna
dayalı evrensel konumuna bağımlı olmayı sürdürüyor. Laf arasında, bu,
Chamberlain’in faşistlerin uluslararası gangsterliğine karşı herkesi hayrete
düşüren Hıristiyan sevecenliğini açıklıyor. Ekonomik düşüşünün dünya üzerindeki
konumu ile tamamen bağdaşmaz hale geldiğini ve yeni bir savaşın kendisini
İngiliz İmparatorluğunun çöküşüne yol açmakla tehdit ettiğini kavrayan İngiliz
burjuvazisinin elinden bir şey gelmez. Aslında Fransa’nın pasifizminin ekonomik
temeli için de benzer bir durum geçerlidir.
Almanya, tam tersine, hızlı kapitalist yükselişinde
kendisini Avrupa’nın en ileri tekniği ile donatarak tarihi geriliğinin
avantajlarını kullandı. Dar bir ulusal tabana ve kıt ulusal kaynaklara sahip
olan Almanya’nın zoraki dinamik kapitalizmi, sözde dünya güç dengelerinin en
patlayıcı unsuru haline geldi. Hitler’in histerik ideolojisi, Alman
kapitalizminin histerisinin sadece yansıyan görüntüsüdür.
Tarihsel bir niteliğin paha biçilmez sayısız avantajına ek
olarak, Birleşik Devletler’deki gelişim, Almanya ile karşılaştırılamayacak
kadar büyük ulusal zenginliğin ve sınırsız genişlikteki toprakların
üstünlüğünden yararlandı. Kuzey Amerika Cumhuriyeti, bu yüzyılın başında Büyük
Britanya’yı gözle görülür şekilde geride bırakarak dünya burjuvazisinin baş
kalesi haline geldi. Kapitalizmin içerdiği tüm potansiyeller orada en yüksek
ifadesini buldu. Burjuvazi, gezegenimizin başka hiçbir yerinde ve hiçbir biçimde,
yirminci yüzyılda kapitalizmin en mükemmel aynası haline gelmiş dolar
cumhuriyetindeki başarılarını aşamaz.
Marx, aynı nedenlerden ötürü kendi açıklamalarını İngiliz
istatistiklerine, İngiliz parlamento raporlarına, İngiliz “Kabine Raporları”na
dayandırmayı tercih etti ve benzer şekilde biz de mütevazı önsözümüzde Birleşik
Devletler’in ekonomik ve politik deneyiminin başlıca delillerine başvurduk.
Herhangi bir başka kapitalist ülkenin yaşamından benzer olgular ve rakamlar
alıntılamanın hiç de zor bir şey olmayacağını söylemeye gerek bile yok. Ancak
bunun özde herhangi bir katkısı da olmayacaktır. Değerlendirmeler aynı kalacak,
sadece örnekler daha az vurucu olacaktır.
Fransa’da Halk Cephesinin ekonomik politikası,
finansörlerinden birinin de tam yerinde söylediği gibi, New Deal’ın
“Lilliputlulara özgü” bir uyarlamasıdır. Teorik analizde, Lilliput [7] yerine Cyclop [8] ölçütleri ile uğraşmanın
karşılaştırılamayacak kadar daha elverişli olduğu yeterince açıktır. Dünya
ölçeğindeki kapitalist sistemi ancak bir mucizenin koruyabileceğini gösteren
şey, muazzam önemdeki Roosevelt deneyidir. Fakat ne yazık ki mucizelerin üretimine
son veren de kapitalist üretimin kendisidir. Büyücüler ve duacılar boldur, ama
mucizeler asla gelmez. Yine de kapitalizmin gençleşme mucizesi eğer bir
yerlerde gerçekleşecekse, orasının Birleşik Devletler’den başkası olamayacağı
da açıktır. Bu gençleşme halen başarılamadı. Cyclopluların ulaşamadıkları şeyi
Lilliputlular hiç başaramazlar. Bu asli değerlendirmenin temellerini,
Amerika’nın ekonomi sahasına yaptığımız gezi bağlamında döşeyebiliyoruz.
Ana Ülkeler ve Sömürgeler
“Sınai olarak daha gelişkin ülke, daha az gelişmiş olana
kendi geleceğinin resmini gösterir” diye yazıyor Marx Kapital’in birinci
cildinde. Bu düşünce, hiçbir koşul altında harfi harfine alınmamalıdır. Üretici
güçlerin büyümeleri ve toplumsal çelişkilerin derinleşmesi, şüphesiz burjuva
gelişim yolunu tutan her ülkenin kaderidir. Bununla birlikte, insanlığın tüm
gelişimi boyunca süregelen ve temelde tarihsel nedenlerinin yanı sıra doğal
nedenlere de sahip olan tempoların ve standartların oransızlığı, kapitalizm
altında daha da keskinleşmekle kalmaz, aynı zamanda farklı ekonomik tipteki
ülkeler arasındaki karşılıklı karmaşık bağımlılığı, sömürüyü ve baskıyı da
arttırır.
Ülkelerin sadece bir azınlığı, Marx’ın çok detaylı bir
analize tabi tuttuğu, yerli manüfaktür aracılığıyla el sanatlarından
fabrikalara doğru sistematik ve mantıksal bir gelişmeden tam olarak geçmiştir.
Ticari, sınai ve mali sermaye, yerli ekonominin ilkel biçimlerini kısmen
parçalayarak ve kısmen de Batının dünya çapındaki sanayi ve banka sistemine
tabi kılarak, geri ülkeleri dışarıdan istilâ etti. Emperyalizmin kırbacı
altında, sömürge ve yarı-sömürgeler, ara aşamaları önemsememek ve aynı zamanda
da yapay olarak o veya bu seviyeye ulaşmak için çabalamak zorunda kaldılar.
Hindistan’ın gelişimi İngiltere’yi kopya etmedi; ona eklemlendi. Yine de,
Hindistan gibi geri ve bağımlı ülkelerin bileşik tipteki gelişimlerini anlamak
için, Marx’ın İngiltere’nin gelişiminden türettiği klasik şemayı daima akılda
tutmak gerekir. Emek değer yasası, Londra şehir merkezindeki spekülatörlerin
hesaplarını ve Haydarabat’ın en ücra köşelerindeki para değişim işlemlerini, bu
ikincinin durumunda daha basit ve daha az hüner isteyen biçimler alması hariç,
eşit ölçüde yönlendirir.
Gelişimin bu oransızlığı, onları sömürerek, onları kendi
sömürgelerine dönüştürerek veya en azından onların kapitalist aristokrasi
arasına katılmalarını imkânsız hale getirerek, farklı derecelerde de olsa geri
ülkeler pahasına gelişmelerini sürdüren ileri ülkelere muazzam kârlar getirdi.
İspanya, Hollanda, İngiltere ve Fransa’nın zenginlikleri sadece kendi
ülkelerinin proletaryasının artı-değerinden değil, sadece kendi küçük
burjuvazilerini yıkarak değil, aynı zamanda da denizaşırı servetlerin sistematik
yağması ile elde edildi. Ulusların sömürüsü, sınıfların sömürüsünü tamamladı ve
onun gücünü de arttırdı. Ana ülkelerin burjuvazileri, sömürgelerden elde edilen
süper kârların bir miktarını ödeyerek, kendi proletaryasına ve özellikle de
onun üst kademelerine ayrıcalıklı bir konum sağlama olanağına kavuştu. Bu
olmaksızın herhangi tipte istikrarlı bir demokratik rejim düpedüz imkânsız
olurdu. Görünür gelişmiş haliyle burjuva demokrasisi, sadece en aristokrat ve
en sömürücü uluslara uygulanabilir bir hükümet biçimi haline gelmiştir ve böyle
olmayı da sürdürmektedir. Antik demokrasi kölelik üzerine kuruluydu,
emperyalist demokrasi ise sömürgelerin yağma edilmesi üzerine.
Resmi olarak hemen hiç sömürgeye sahip olmayan Birleşik
Devletler, buna rağmen tarihteki tüm ulusların en ayrıcalıklısıdır. Avrupa’nın
aktif göçmenleri, aşırı zengin bir kıtanın zilliyetini aldılar, yerli halkı yok
ettiler, Meksika’nın en iyi parçasını işgal ettiler ve dünya zenginliğinin
aslan payını çaldılar. Böylece biriken yağın tortusu, bugün gerileme döneminde
bile, demokrasinin çark ve dişlilerini yağlamakta faydalı olmayı sürdürüyor.
Teorik analizin yanı sıra son günlerin tarihsel deneyimi de,
demokrasinin gelişim ve istikrar oranının sınıf çelişkilerinin gerilimi ile
ters orantılı olduğunu açıkça göstermektedir. Sayıca büyük ve istikrarlı bir
işçi aristokrasisi yaratamayan daha az ayrıcalıklı kapitalist ülkelerde (bir
tarafta Rusya, diğer tarafta Almanya, İtalya, ve benzerleri), demokrasi hiçbir
alanda gelişemedi ve nispeten kolayca diktatörlüğe yenik düştü. Bununla
birlikte, kapitalizmin sürekli daha kötüye giden felçli hali, en ayrıcalıklı ve
en zengin ulusların demokrasileri için de aynı kaderi hazırlamaktadır; tek fark
tarihlerdedir. İşçilerin yaşam koşullarındaki kontrol edilmesi olanaksız
bozulma, burjuvazi için, kitlelere politik yaşama katılma hakkının
bağışlanmasını, burjuva parlamentarizminin sınırlı çerçevesinde bile giderek
daha az olanaklı hale getirmektedir. Demokrasinin faşizm tarafından kapı dışarı
edilmesi sürecinin herhangi bir başka açıklaması, ya varolan şeylerin idealist
bir tahrifatıdır ya da kendini aldatmaktır.
Emperyalizm, sermayenin yaşlı ana ülkelerinde demokrasiyi
parçalarken, aynı zamanda da, geri ülkelerde demokrasinin yükselişini
engellemektedir. Yeni dönemde sömürge veya yarı-sömürgelerin tek bir tanesinin
bile demokratik devrimini –her şeyden önce tarımsal ilişkiler alanında–
tamamlayamamış olması olgusu, ekonomik ve politik gelişimin önündeki başlıca
engel haline gelen emperyalizme tamamıyla ithaf edilebilir. Tekelci kodamanlar
ve onların hükümetleri, geri ülkelerin ulusal zenginliklerini yağma etmeleri ve
sanayilerinin bağımsız olarak gelişmesine kasten mani olmalarıyla eş zamanlı
olarak, yerli sömürücülerin en gerici, asalak, yarı-feodal gruplarına mali,
politik ve askeri destek sağlıyorlar. Yapay olarak korunan tarım barbarlığı,
bugün çağdaş dünya ekonomisinin başındaki en uğursuz belâdır. Sömürge
halklarının özgürlük kavgası, ara aşamaların üzerinden atlayarak, zorunlu
olarak emperyalizme karşı bir kavga biçimine dönüşüyor ve böylece de ana
ülkelerdeki proletaryanın mücadelesiyle birleşiyor. Sömürge ayaklanmaları ve
savaşları, sırası gelince kapitalist dünyanın temellerini her zaman olduğundan
çok sarsacak ve onun yeniden canlanış mucizesini her zaman olduğundan çok daha
az olanaklı kılacaktır.
Planlı Dünya Ekonomisi
Kapitalizm, ikiz tarihsel meziyetler olan, tekniği yüksek
bir seviyeye çıkarma ve dünyanın her parçasını ekonomik bağlarla birbirine
bağlamayı başarmıştır. Böylelikle, gezegenimizin tüm kaynaklarının sistemli
kullanımı için maddi ön gereklilikleri temin etmiştir. Bununla birlikte,
kapitalizm bu ivedi görevi hiçbir durumda yerine getiremez. Onun geliştiği
mikrop yuvası, gümrükleri ve ordularıyla sınırları çizilmiş milliyetçi
devletlerden ibaret olmayı sürdürüyor. Halihazırda üretici güçler ulusal devlet
sınırlarının çok üstünde gelişmiş durumdadır, bir zamanlar tarihsel olarak
ilerici olan etken, böylelikle dayanılmaz bir engele dönüşmüştür. Emperyalist
savaşlar, üretici güçlerin artık çok dar gelen devlet duvarları karşısında
patlamasından başka bir şey değildir. Sözde otarşi[9] programının, kendi kendine yeterli,
sınırlı bir ekonomiye geri dönmek ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu sadece, ulusal
zeminin yeni bir savaş için hazırlandığını gösteriyor.
Versailles Anlaşmasının imzalanmasının ardından, genel
olarak yer kürenin pek güzel şekilde yeniden bölündüğüne inanılıyordu. Ancak
daha sonraki olaylar, gezegenimizin halen yağmalanmamış ya da yeterince
yağmalanmamış yerlere sahip olduğunu hatırlatmaya yaradı. İtalya Habeşistan’ı
köleleştirdi. Japonya, Çin’e egemen olmaya çalışıyor. Önceki sömürgelerinin
geri dönmesini beklemekten yorulmuş olan Almanya, Çekoslovakya’yı bir sömürgeye
çevirdi. İtalya Arnavutluk’a girdi. Balkan yarımadasının kaderi tartışılıyor.
Birleşik Devletler, Latin Amerika’da “yabancıların” tecavüzüne karşı alarma
geçti. Sömürgeler için mücadele, emperyalist kapitalizm politikasının bir
parçası ve toprağı olmayı sürdürüyor. Dünyanın ne kadar iyi paylaşıldığı hiç
fark etmez, bu süreç hiçbir zaman sona ermez, ancak sadece, emperyalist güçler
arasında değişen ilişkilere paralel olarak dünyanın yeniden bölünmesi sorununu
yeniden ve yeniden gündeme yerleştirir. Bugünkü yeniden silahlanmanın,
diplomatik sarsıntıların ve savaş gruplaşmalarının gerçek sebebi budur.
Yaklaşmakta olan savaşı, demokrasi ile faşizm fikirleri
arasındaki bir çatışma olarak gösterme girişimleri ya şarlatanlar ya da
aptallar diyarına aittir. Politik biçimler değişir, kapitalist iştah kalır.
Eğer yarın İngiliz kanalının iki yakasından birinde faşist bir rejim kurulacak
olursa –herhangi birinin böyle bir olasılığı inkâr etmeye cesaret etmesi zor–,
Mussolini ve Hitler’in sömürge iddialarından vazgeçmemeleri gibi, Paris ve
Londra diktatörlerinin de sömürge egemenliklerinden vazgeçmeleri hiç de olanaklı
olmayacaktır. Dünyanın yeniden bölünmesi için verilen azgın ve ümitsiz
mücadele, karşı konulmaz bir biçimde kapitalist sistemin ölümcül krizinden
kaynaklanmaktadır.
Kısmi reformların ve yamaların hiçbir faydası olmayacaktır.
Tarihsel gelişim, sadece kitlelerin doğrudan müdahalesinin gerici engelleri
süpürebileceği ve yeni bir rejimin temellerini atabileceği belirleyici
basamaklardan birine gelmiş bulunuyor. Üretim araçlarında özel mülkiyetin
kaldırılması, önce ulusal son olarak da dünya çapında planlı bir ekonomi için,
yani mantığın insan ilişkileri alanına girmesi için ilk ön gerekliliktir.
Sosyalist devrim bir kez başladığında ülkeden ülkeye, bugün faşizmin yayıldığından
karşılaştırılamayacak kadar daha büyük bir güçle yayılacaktır. İleri ulusların
yardımı ve örnek olması ile, geri uluslar da sosyalizmin ana akıntısına
çekilecektir. Adamakıllı çürümüş gümrük kapıları yıkılacaktır. Avrupa’yı ve tüm
dünyayı ikiye ayıran çelişkiler, Avrupa’da olduğu gibi dünyanın tüm diğer
parçalarında da, doğal ve barışçıl çözümlerini, Birleşik Sosyalist Devletler
çatısı altında bulacaklardır. Özgürleşmiş insanlık, kendi doruklarına
çıkacaktır.
Lev Troçki
Coyoacan, D. F., Meksika
18 Nisan 1939
Sıradaki yazı: 1. Bölüm: Meta
Kaynakça:
[1] Bu yazı, Otto Rühle’nin Living Thoughts of
Karl Marx adlı kitabına önsöz olarak kaleme alınmıştır. (çn.)
[2] Otto Rühle (1874-1943), 1912’de Alman Sosyal
Demokrat Partisinden milletvekili seçildi. Savaş sırasında enternasyonalist bir
etkinlik gösterdi. 1919’da Alman Komünist Partisine katıldı. 1921’de partiden
ayrılarak yazarlık çalışmalarına ağırlık verdi. Bir Marx biyografisi yazdı
(1928). Hitler’in iktidara gelişinden sonra Meksika’ya yerleşti ve orada öldü.
(çn.)
[3] İşçi sendikaları değil, işveren birlikleri
kastediliyor. (çn.)
[4] Orijinali marasmus. Kuruyup zayıflama
anlamına gelen tıbbi bir terim. (çn.)
[5] Plütokrasi: zenginler hakimiyeti (çn.)
[6] Yabancı mallara ağır gümrük vergileri
uygulayarak yerli ekonomiyi koruma sistemi (çn.)
[7] Gulliver’in Serüvenleri’ndeki cüceler ülkesi
(çn.)
[8] Gulliver’in Serüvenleri’ndeki devler ülkesi
(çn.)
[9] otarşi: kendi kendine yeterli olma
politikası, ekonomik yeterlilik (çn.)
Bu yazılar ücretsiz ama emek istiyor. Bir kahveyle destek olabilirsiniz.